Youtube’a 200 000 TL Bütçe Ayırdım

Üzerine hiç ama hiç düşünmediğimiz fakat hayatta kalmak için hergün yaptığımız bir şey var. Üstelik bunu yaparken nasıl yapılır diye de bir yere bakmıyoruz. Otomatik olarak yapıyoruz. Nefes alıp vermekten bahsediyorum. Evet hergün milyarlarca insan – bazı hastalık belirtileri gösterenler hariç – otomatik olarak nefes alıp veriyoruz. Düşünmüyoruz.

Nefes alıp vermek neden önemli? Çünkü yaşamsal organlarımızın görevini yerine getirmesi için oksijene ihtiyaç var ve nefes alıp vermek bu oksijeni almamızı sağlıyor.

Girişimlerin yani şirketlerin de oksijen kadar hayati öneme sahip bir şeye ihtiyacı var. Paraya. Buna nakit akışı diyelim. Nakit akışını doğru yönetemeyen şirket ya belirli bir faiz oranı ile borç/kredi alır ya da şirket hisselerinin bir kısmını satması gerekebilir. Tabi nakit akışı kötü olan bir işletmenin hisselerini kim almak ister o da ayrı bir soru.

Şirket yönetme işi finansal açıdan bir bütçe ile yapılır ve bu bütçenin belirli dönemlerde kontrol edilerek güncellenmesi gerekir. Aslında sadece şirketlerin değil, hükümetlerin, vakıf ve derneklerin şirket altında yer alan departmanların, onların yürüttükleri projelerin de bütçeleri vardır. Yıl boyunca yapmak istediklerini bu bütçeler dahilinde yapmaya çalışırlar. Mesela benim bu Youtube kanalım belirli bir bütçe ayrılarak hayata geçmiş bir proje. Gelin isterseniz bu Youtube kanalı bütçemi tekrar beraber hazırlayalım böylece bir bütçe temel anlamda nasıl hazırlanır beraber görelim.

Bunun için bir Microsoft Excel ya da Google Drive altında hizmet veren Google Sheet ürününü kullanabilirsiniz. Ben şimdilik Microsoft Excel üzerinde çalışacağım. Bu hazırladığım bütçe mutlak bir bütçe değil. İnternette çok farklı şablonlar da mevcut. Dilerseniz bunları indirip üzerinde değişiklikler yaparak da kullanabilirsiniz.

Önceden yaptığım çalışmada Youtube kanalım için 200.000 TL kadar bir bütçe ayırmam gerektiği ortaya çıktı. Bu tutara nasıl ulaştığımı gelin isterseniz beraber görelim.

Öncelikle 24 aylık bir hedef bütçe olduğunu hatırlatalım. Excel dosyası üzerinde 24 ayı gösterelim.

Ocak, Şubat, Mart…

Şimdide sol tarafa, ilk sütuna bu harcamaların ne olduğunu yazalım.

Mesela İnternetle başlayalım. Çektiğimiz videoları yüklemek için iyi bir internete ihtiyacımız var değil mi? O zaman buraya aylık 150 TL internet giderlerimizi yazalım.

Öncelikle Youtube kanalımda kullanacağım yazılımları yazalım. Ben yazılımların ücretlerinin ödenerek alınması gerektiğine inanan biriyim. Özellikle Adobe’nin Türkiye Distribütöründe çalıştığım dönemde işletme ve kişilerin lisanslı ürün kullanması için BSA ile ortak çalışmalar yapardık. Bu çok önemli, binlerce kişinin çalışarak çıkardığı bir üründen herkesin hakkını alması kadar doğru bir şey olamaz.

Şuanda Adobe Creative Cloud’un fiyatı aylık $53, Türk Lirası karşılığı 300 TL. Adobe Creative Cloud altında Photoshop, Premiere Pro, Audition gibi yazılımları yoğun olarak kullanacağım. Ayrıca diğer yazılımları da ihtiyaç duydukça kullanacağım.

O yüzden buraya Adobe CC olarak aylık 300 TL yazıyor ve 24 ay boyunca bunu ödemeyi düşünüyorum. Dolardan kaynaklı artışları bütçenizi dönem dönem güncellerken revize edebilirsiniz.

Ayrıca bilgisayarımın masaüstünü kayıt etmek için Techsmith’in Camtasia ürününü satın aldım. Bu ütünün fiyatı iki yıllık güncelleme dahil $300. Türk lirası kaşılığı 1716 TL. Buraya bunu bir kez yazıyorum. Her ay değil çünkü bir kez ödenen bir ücret. Belki iki yıl sonra gelecek güncellemede çok işe yarar bir şey olursa o zaman tekrar güncelleme satın alınabilir.

Ayrıca almayı planladığım bazı kamera ve bu kameralar için gerekli aksesuarlara toplam 80.000 TL civarında. Bunu da bir seferde değil, belirli dönemlerde yapacağım için onu da farklı aylara yazalım.

Bunun dışında yaklaşık $4500 değerinde bir MacBook Pro alacağım. Bunun sebebi video editleme işlerinde verimli bir çalışmayı tercih etmem. Bunu da excele ekleyelim. Yaklaşık 26.000 TL.

Ayrıca Youtube kanalı projem kapsamında bir web sitesi yaratacağım ki burada konusuna hakim, bulunduğu alanı iyi bilen insanları biraraya getirip girişimci olmak isteyen kişilere ve ayrıca işlerini büyütmek isteyen girişimcilere hepimiz yardımcı olacak. İlerleyen zamanlarda bunu duyuracağım. Sanırım bunun aylık gideri bana 500 TL kadar olur. Farklı olursa daha sonra güncelleriz.

Bütçede önemli bir yer tutan kısım ise özel programlar. Faruk Erdoğan Youtube Kanalı içinde bazı programlar hazırlamak istiyorum. Bu programlar tematik olacağı için bazı masrafları olacak. Bunların ne olduğunu şuan açıklayamıyorum ama zamanı gelince yine buradan sizlerle paylaşacağım. Programlar için de aylık 1500 TL yazabilirim.

Bütçeye eklemek istediğim bir diğer gider de seyahatler. Geçen ay İstanbul’dan Antalya’ya taşındım. Bu yüzden sık sık yine İstanbul ziyaretlerim olacak. Onun dışında bazı video çekimleri için yurtdışı gezilerim var. Onlar için de bütçe de yer ayırmam gerekiyor. Onlar için de genel olarak aylık 750 TL eklesem sanırım uygun olur. Belki her ay seyahat etmem ama etmediğim ayları bir sonraki aya aktarabilirim.

Bu yapılacak harcamaların tamamı Youtube için harcanacak ama sadece Faruk Erdoğan kanalı için değil. Planladığım bir de İngilizce kanal söz konusu. Bu harcamaları o kanalı da göz önünde bulundurarak hazırlıyorum.

Aylık 700 TL gibi İletişim giderlerimizi de buna eklersek, ortaya böyle bir bütçe çıkıyor. Bunların ne olduğunu zamanla sizinle paylaşacağım.

Burada gördüğünüz bütçede şuanda gelirler kalemi bulunmuyor. Zaten kanalların bir gelirleri de yok. Youtube’un gelir ortaklığı modelinin de çok yüksek ücretler ödemediğini biliyorum. İlerleyen zamanlarda gelirle ilgili bir gelişme olursa elbette sizi bilgilendireceğim.

İşte en basit şekli ile bir bütçe böyle hazırlanıyor. En azından size aylık ne kadar gerekiyor, ya da yapmak istedikleriniz için ne kadar elinizde para var bunu görmenizi sağlayan şey bu bütçe olacak.

Peki neden Youtube’a 200.000 TL bütçe ayırıyorum? Aslında soru basit. Bu işi ciddiye alıyorum ve yatırım yapılması gerekli diye düşünüyorum. Bir hobi ile bir iş arasında ince bir çizgi olabilir ama benim en büyük şansım girişimciliği her zaman hobim olarak görmemdir. Sohbetlerim, okuduğum makaleler her zaman girişimcilik, iş dünyası üzerinedir.

Bu yüzden Youtube üzerinde kayif alarak öğrendiğim konuları sizinle paylaşırken bir yandan da Youtube’a bağlı iş modelleri geliştirmeye çalışıyorum.

Öncelikli hedefim, benimle girişimcilik dünyası üzerine aynı zevkleri paylaşan 10.000 arkadaşıma ulaşabilmek. Onlarla etkileşimi yüksek, beraber paylaştığımız keyifli bir kanal kurmak istiyorum.

Şuan anda, Datça’nın Palamutbükü beldesindeyim. Ailemle beraber burada tatil yapıyorum, o yüzden bu videoyu ekran kaydı olarak sizlerle paylaşıyorum.

Video hakkında aklınıza takılan bir şey olursa yorumlarda görüşürüz. Lütfen videoyu beğenmeyi ve kanalıma abone olmayı unutmayın. Hoşçakalın.

Hiç İngilizce bilmeden San Francisco’ya gidip, yazılımcı olarak çalışmak

Caner Türkmen çok cesur bir bilgisayar programcısı ve benim de yakın bir arkadaşım. Girişimci olarak kendi işlerimizi yaparken tanıştık. Çok çalışkan bir yazılımcı olmasının yanında harika sohbeti de olan bir arkadaş.

İstanbul’dan kalkıp San Francisco’ya, Silikon Vadisi’ne hiç İngilizce bilmeden gidiyor. Elbette İngilizce’yi orada öğreniyor ama bir düşünün; dilini bilmediğiniz bir ülkeye gidip orada iş bulabileceğinize ihtimal veriyor musunuz? Çok zor dediğinizi duyar gibiyim.

Caner Türkmen birçok bilgisayar yazılımcısının hayali olan San Francisco’da çalışma hayalini gerçeye dönüştüren cesur bie yazılımcı. Onunla yaptığımız röportajı izlemek için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz.

Videoyu izledikten sonra isterseniz beni sosyal medya kanallarından da takip edebilirsiniz. Genelde girişimcilik üzerine içerikler paylaşıyorum.

https://www.twitter.com/farukerdogan

https://www.instagram.com/farukerdoqan

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Sadece Bir Hayatımız Var

Para kazanmak uğruna akıp giden hayatlarımızın farkında mıyız? Tekrar soralım, yaşadığımız hayatın geçip gittiğinin farkında mıyız? Ya da şöyle soralım, yaklaşan ölümün farkında mıyız?

Bu yaşadığımız hayatlarımız birgün son bulacak. Geriye dönüp baktığımızda neleri yaşamış olmak isterdik? Güzel bir aile? Saygın bir iş? Gezip görmediğiniz yerleri görmek? Tatmadığımız yemeklerin tadına bakmak? Nedir yapmak istedikleriniz hiç bunları düşündünüz mü?

Şu sınavı kazanıp istediğim bölüme gideyim o zaman düşünürüz mü diyorsunuz? Ya da şu işimi bir halledeyim, şuradan güzel bir ev alayım, bir arabam, bir yazlığım olsun sonra mı hayatı yaşarız diyenlerdensiniz?

Bugün sahip olduğunuz hayatı yaşamamak için hiçbir sebebiniz yok. Şimdi şuan ne yapmak isterdiniz? Sevdiğiniz birinin sesini duymayı mı? O zaman hemen ona bir telefon açın ve onunla sohbet edin. Gidip görmek istediğiniz bir yerde uyanmayı mı? O zaman hemen bilgisayarı açıp gitmek istediğiniz o yer için uçak bileti bakmaya başlayın.

Hayata geçirmek istediğiniz bir iş fikriniz mi var? Bu işi başlatmak için ne eksik? Neden bekliyorsun? O eksik dediğin şeyleri gidermek için ne yapıyorsun? Muhasebe mi bilmiyorsun? Yazılım mı yapamıyorsun. Nedir seni o işi yapmaktan alıkoyan? Korkuların mı? Hayat nefes aldığın sürece devam etmiyor mu? O zaman nefes aldığın sürece galipsin.

Hep hatırla. Bir hayatın var. Bu hayat da bitecek. Yapmak istediklerini bugün yapmaya başla. Hemen şimdi.

Hayatta Herkesin Bir Tarafı Var

Bu yazıda taraf olmanın akademik boyutunu inceleyecek değilim. Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıydı ve ilk fırsatta düşüncelerimi yazıya döküyorum. Hep söylediğim bir şey var. Aile eğitimini okul, okul eğitimini de sokak yıkar diye. Hayatla, siyasetle, olaylar karşısında takındığımız bütün tutum ve davranışların altında geçmişte yaşayıp gördüklerimizin etkisi var. 2007’de Yeditepe Üniversitesi Öğrenci Birliği başkanı olarak yaptığım konuşmada taraf olmaya atıfta bulunmuştum. Videodaki o kısmı buradan izleyebilirsiniz. Taraf olmanın, kendimizi bir tarafta hissetmenin tamamen insanın görüp geçirdikleri ile alakalı olduğunu unutmamaız lazım.

Taraf olmak sorun mu?

Elbette değil. Radikal bir görüşe taraf olmadığınız sürece insanların sizin görüşlerinize saygı duyması pekmuhtemel. Lise ve üniversite yıllarımda münazara yapardım, bir konu belirlenir o konuyu destekleyen düşüncelerle karşı tarafı daha da önemlisi dinleyicileri/jüriyi desteklediğiniz tarafa çekmeye çalışırdınız. Taraf olanın, insanların düşüncelerinin değiştirelebildiğini orada anladım. Anlık durumlarda, kişileri kendi tarafına çekmek kolayken, hayatla ilgili, siyasi görüşleri ile ilgili onların görüşlerini, taraf oldukları konuyu değiştirmek daha zor oluyordu. Yani taraf olmanın sorunu, futbol takımı tutar gibi, tuttuğunuz tarafı hiç değiştirmemekti. Tutulan tarafın günümüz şartlarına uygunluğuna bakılmadan, tutulan tarafta ısrar ediliyor. Hala belirli bir tarafı tutabilirsiniz ama tarafınızla ilgili destekleyici argümanları geliştirmeye devam etmelisiniz.

Taraf olurken referans noktası önemli.

Bir tarafı desteklerken, bunu yapmanız için nedenlerinizin neye dayandığını belirlemek size doğru tarafta olup olmadığınızı anlamanız için yardımcı olabilir. Tuttuğunuz tarafı bilimsel gerçeklere göre mi, dini referanslara göre mi, yoksa rol model aldığınız bir büyüğünüzün görüşlerine göre mi tutuyorsunuz bunu sorgulamak lazım.

Türkiye gibi duygusal toplumlarda genelde kaybedenin tarafında olmak gibi bir eğilimimiz var. Mazlumun, ezilenin tarafında olmak. Kavgada kim güçsüzse o tarafta olmak gibi bir eğilimimiz var. Her toplumunda bu olaylarda taraf olma yaklaşımı farklı. Merak edenlere daha geniş kaynak sunabilirim.

Peki çocuk yetiştirirken onu nasıl yetiştirmeliyiz? (Taraf olup olmama açısından)

Baba olduğumdan beri kızımı nasıl hayata karşı donanımlı bir birey olarak yetiştirebilirim diye düşünüyorum. Elbette sadece donanımlı olması yeterli değil. Hayatla ilgili, doğru ve yanlışın neler olduğunu bilip, kararlarını buna göre alması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de taraf olmadan önce değerleri öğretmeye çalışıyorum.

Üniversite hocalarımdan birisi ilk dersine şöyle bir soruyla başlamıştı. “Aranızda kimler hergün düzenli gazete okuyor?” Cevabı aldıktan sonra “Peki bu düzenli gazete okuyanların kaçı karşıt görüşlü yazıları da okuyor” diye sormuştu. Tabi sınıfta bu soruya el kaldıran olmadı. Yani kişiler görüşlerine yakın gazeteleri okurken, karşıt görüşlü yazıları okumuyordu. Anladınız umuyorum. Bu “an” bile başlı başına bir öğrenme deneyimiydi.

Lara’yı yetiştirirken buna dikkat etmeye çalışıyorum. Biri görüşü körü körüne destekleyip sabit taraf olmak yerine, her görüşü okuyup, anlayıp, kendi yaşanmışlıklarının süzgecinden geçirdikten sonra olmak istediği tarafta olsun istiyorum.

İşte farklı görüşleri almak, her kesimin, her düşüncenin görüşleri ile bir tarafta olmak en değerlisidir. Siz de  bir dahaki sefere bir taraf olmadan önce değerlerinizle, karşı tarafın neden o tarafta olduğunu değerlendirerek yerinizi belirleyin. İşte o zaman her zaman kazanan tarafta olacağınıza emin olabilirsiniz.

Yazının altına yorumlarınızı bırakırsanız konuyu beraber değerlendirme fırsatı bulabiliriz.

Başkanlık Sistemine İnancım

Başlığı okur okumaz önyargı ile eliştirmeye, bu da onlardan, şunalardan diyen arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum. Ancak bu yazı yıllar içinde edindiğim tecrübelerden yazmak istediğim bir yazı. Bir vatandaş olarak devlet, yönetim şekli ve demokrasi gibi kavramları daha iyiye taşımak için sorgulamayı kendimde bir hak olarak görüyorum. Hepimizde olan bu hakkı savunmak bile sanırım en temel sorun. Onu da başka bir yazıda ele alırız. Diğer söylemek istediğim de bu yazıyı Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Sistemi için yapılacak referandum sırasında yayınlayacaktım ancak yine girişte belirttiğim kaygılardan biraz erteledim.

Devlet kavramı kimileri için kutsal bir kavram. Ancak bu devleti nasıl yöneteceğimizi, yönetim şeklimizi kutsallaştırmaya gerek yok. Tamam devlet kutsal bir kavram olabilir ama onu nasıl yöneteceğimizi, bu yönetim şeklimizi sürekli gözlemleyerek, geliştirerek daha iyi bir yönetim şekline geçebiliriz. Kısacası devlet kutsal ancak onun yönetim şekli sürekli değişebilir, gelişebilir. Aynı bir şirketin organizasyon şemasını değiştirdiği gibi.

Üniversite yıllarımda 3 yıla yakın bir süre Öğrenci Birliği Başkanlığı yaptım. Öğrenci birliği başkanı olmak için YÖK’ün tanımladığı bir yönetmeliğe göre hareket etmemiz gerekiyordu. Önce okuduğun bölümde bölüm başkanı seçilmen gerekiyor, sonra fakülte altında yer alan ve her bölümün seçilmiş başkanları kendi aralarında bir fakülte başkanı seçiyor – öğrenciler değil, seçilmiş bölüm başkanları fakülte başkanını seçiyor – daha sonra fakülte başkanı seçilen kişi, okul başkanını seçmek için diğer fakülte başkanları ile biraraya geliyor ve her fakülte başkanı üniversiteyi temsil edecek tek bir başkanı seçiyor, sonrasında da yönetim kurul belirleniyordu.

Buraya kadar bir sorun olmayabilir. Ancak sene boyunca beraber çalışması gereken bu bölüm ve fakülte başkanları birbirlerini hiç tanımıyor, kimisi toplantılara gelmiyor, kimisi başkan seçilmediği için küsüyor ve çalışmamayı tercih ediyordu. Diğer yandan beraber seçimlere girdiğim ve beraber çalışmaktan iyi verim alacağım arkadaşlarım bölüm ya da fakültelerinde seçilemiyor ve yerlerine başkaları geliyordu. Evet, belki birlikte çalışmak sizin göreviniz diyebilirsiniz ama bir düşünün. Daha önce hiç tanımadığınız biriyle bir sene için bir işi başarabilmek mi kolay olur yoksa daha öceden tanıdığınız biriyle bir işi başarmak mı? Sanırım herkes önceden tanıştığı kişiyle iş yapabilmeyi tercih eder çünkü zaman çok dar ve bu zaman darlığı içinde önümüzde yapmamız, tamamlamımız gereken çok iş vardı.

İşte YÖK’ün öğrencilere Öğrenci Birliği seçimleri için sunmuş oldukları sistem buydu. Demokrasiye inancın tam olması gereken en temel yerler üniversiteler. Biz de buna inanarak arkadaşlarımla beraber bulunduğumuz üniversite içinde uygulanmak üzere bir Öğrenci Birliği seçim yönetmeliği hazırladık. YÖK’de buna izin veriyordu. Seçime listeler giriyordu. Yani birlikte çalışacak ekipler biraraya geliyor, bölüm, fakülte listeleri oluşuyor ve demokratik bir şekilde seçimlere gidiliyordu. Hangi liste kazanırsa o listenin bölüm başkanları ve fakülte başkanları belirli oluyordu. Yani bir nevi bölüm ve fakülte başkanları seçimlerden önce beraber gönüllü, iyi çalışacak arkadaşlardan seçilmiş oluyordu.

Bu yeni seçim yönetmeliği teklifimizi üniversite senatosuna sunduk. Kabul görmedi ama en azından bu sistemi değiştirme cesaretini kendi içimizde bulduk ve tüm paydaşlar – bölüm başkanları, bazı hocalar, külüplerle beraber – bir yönetmelik hazırladık ve uygulanması için talepte bulunduk. Yeditepe Üniversitesi Senatosu’nda bu yönetmeliğin kabulü için yaptığım sunum sırasında dekanlardan birinin – adı bende saklı – okul karışır, birbirine girer, istenmeyen gruplar seçim kazanır demesi ile diğer dekanlarda seçim sistemine sıcak bakmadı ve oylama sonucu yönetmelik kabul görmedi. Oysa 2 yıla yakın bir süredir bu yönetmelik üstüne çalışıyor, üniversite için de başkanlık sistemini yer ettirmeye çalışıyorduk. Biliyorduk ki bu şekilde öğrencilerin temsil gücü çok daha iyi olacaktı. Yoksa üniversite öğrencilerin temsil yetkisinin güçlenmesini istemiyor muydu? Kim bilir? Önemli olan bizim bu işe niyetlenip yola çıkmamızdı.

Aslına bakarsanız başkanlık sistemi bence mevcut yönetim sistemlerinden çok daha verimli olabilecek bir sistem. Elbette güven içinde, doğru bir şekilde uygulanması gerekir. Korkulardan ötürü yapılmayan her doğru bize zaman kaybettirir.

Görsel Kaynak: 31.09.2017, http://images.prod.meredith.com/ product/48c8688a9e0d2754855ba0b6c675ba01/ 1496564100200/l/nautical-decor-tapestry-cargo-ship-sailing-away-when-sun-goes -down-disappears-with-mystic-rays-art-photo-wall-hanging-for-bedroom- living-room-dorm-decor-60w-x-80l-inches- yellow-by-ambesonne

Örnek Lider Nasıl Olunur?

followershipYakında bir çocuğumuz olacak ve hayatımızın farklı bir evresine giriş yapacağız. Bu bölümün önceki bölümden çok daha keyifli, çok daha süprizlere gebe bir bölüm olacağına şüphe yok. Eşim ve benim anne, baba olmak ile ilgili okuduğu tüm yazılarda, izlediği tüm videolarda neredeyse tek bir ortak nokta var. Çocuğunuza örnek olmak.

Bu konuyu sürekli düşünüyorum. Aslında çok doğru bir tespit. Birisine şunu yapma, böyle yap dediğinizde o kişinin davranışlarını değiştiremiyorsunuz. Sadece anlık olarak o kişiyi uyarmış oluyorsunuz. Üstelik o kişi sanki ayıbı olduğunu düşünebiliyor. Oysa ortada ne bir ayıp, ne de ayıbını o kişinin yüzüne vurmak isteyen birisi var. Sadece o kişinin bir işin nasıl yapılacağını söyleme şekli böyle.

Gelelim iş hayatı ve aile içindeki eğitimin kesiştiği noktaya. Basit ve genel bir örneği ele almak sanırım konuyu herkesin rahatça anlaması için kolay olacak. Bir düşünün babanız size sıgara içmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu söylüyor ama sonra balkona çıkıp bir sıgara yakıyor. Örnek aldığı rol modele güven sarsılır mı siz düşünün. Aynı şekilde örneği iş hayatına taşıyalım. Her işin nasıl yapılması gerektiğini, doğrusunun böyle böyle yapıldığını anlatan bir yönetici odasında herkes ofiste iken yakıyor bir sıgara ve içmeye başlıyor. Artık o yönetcinin size söylediklerinin bir anlamı var mı? Ona olan güveniniz sarsılmaz mı? Size doğru anlattıklarının aslında kendi doğrusu olmadığı, bir kitaptan okuduğu kendi düşüncesi gibi aktardığı şeylerdir diye düşünmez misiniz? Çünkü bu kişi size ofiste sıgara içilmeyeceğini söyleyen kişi.

Örnek bir lider olmanın en önemli özelliği, söylenenlerle yapılan eylemlerin birbirini tutmasıdır. Bu durum aile içi eğitimde de geçerli, sizin söylediğiniz değil, davranışlarınız birincil etki bırakıyor.

Öyleyse örnek lider olmak için yapılması gereken en temel şeyin, söylenenle yapılan eylemlerin uyum içinde olduğunu hep hatırlayalım. Bu yazıda örnek lider olmanın en temel şartını size söyledim. Her ortam, her toplum kendi özelliklerine göre bir lider profili belirleyebilir. O yüzden hiçbir zaman lideri, kılık kıyafetine bakan, saçını tarayan veya düzgün konuşan biri olarak tanımlamıyorum. Özü sözü bir olan insanların en yakın çevrelerinde lider olarak görülmesinin en temek sebebinin bu olduğunu unutmayın. Hep hatırlayın.
Görsel kaynak: http://www.wheel.ie/leadership

Her Şeye Yetememek

fe-familyBu yazıyı yıllık iznimi tatil için kullandığım Antalya’dan yazıyorum. Yıllık izin kullanmayalı 2.5 yıldan fazla olmuş. Baltayı bilemeyi unuttuğumu sanmayın, insan sürekli sevdiği işi yapınca fazla tatil ihtiyacı duymuyor. Zaten iş için yaptığım gezilerde küçük kaçamaklarla bu tatil ihtiyacımı bastırıyorum. Ancak düşünmek için bol vaktim olunca bir şeyler karalamak ve bunları geleceğe notlar olarak düşmenin iyi olacağını düşündüm. Bu notları sizlerle de paylaşıyorum.

Normal bir günüm, sabah erken kalkarak başlıyor. 5.30 – 6.00 gibi uyanır,  biraz spor yapar sonra ofisa gitmek için yola çıkarım. İstanbul’da vakti yolda öldürmek istemiyorsanız bu saatlerde uyanmanızı şiddetle tavsiye ederim. Günde 3 saat, yılda tamı tamına 20 GÜN – 1 AY size kalıyor. Hesapladım, siz de hesaplayabilirsiniz. Sabah ofise geldiğimde ilk iş biraz günü planlamak olur. Bazen bunu kaçırdığım anlar oluyor ama haftalık ve günlük planlar, günün verimli geçmesi için çok önemli. Sonra biraz haberlere bakıyorum, borsa, dünya, siyaset, ekonomi, para işleri. Sonra zaten mesai başlıyor ve işlere koyuluyorum.

Akşam saat 8.30 – 9.00 gibi ofisten çıkıyorum (elbette bazen istisnalarım oluyor) Yine trafikte vakit harcamıyor, ofiste bu vakti değerlendiriyorum. Akşam vakit ve fırsat varsa kitap okuyorum. Bu konuda baya ısrarcıyım, gördüğüm ve okumak istediğim kitapları alır yatağımın baş ucuna koyarım. Vakit buldukça okurum, elbette okumadığım beni bekleyen kitapları üst üste koyunca küçük bir tepe oluyor. Sevgili eşim Rukiye zaman zaman bunları kaldırıp evdeki ofisime götürse de ben fark ettiğim zaman bunları geri yatak odasına getiririm. Gözümün önünde olduğunda okumam gerektiğini hatırlar kendime psikolojik baskı uygularım. İşe de yarar, tavsiye ederim.

Her Şeye Yetmeyi İstiyor Muyum?

Düzenli bir insanın ömrü sabah ve akşamlar arasında devam ediyor. Sizin de yapmanız gereken çok fazla iş var. Bunlara yetişmeniz lazım. Mesela sabah okuduğum haberler, siyaseti ele alalım. Her Türkiye vatandaşı (diğer ülkelerde de öyle) memleketi kurtaracak fikirlere sahip. Keşke bir fırsat verseler, dediğimi yapsalar memleket düzlüğe çıkacak demiyen insan yok gibi. Çevrenizde de fikirlerini söyleyenler vardır. Eminim vardır. Şimdi siyaseti okumak, anlamak ve gidişatı çözmek için oldukça derin bilgilere haiz olmak gerekir. Bunun üniversitelerde anabilim dalı olduğunu unutmayalım, o zaman o işi iş olarak yapanlara bırakmayı tercih ediyorum. Siyasetle ilgili konuşmalarda fazla derine girmiyorum. Elbette okuyorum, tarihe merak duyuyorum ama tartışmalara girmiyor, körü körüne siyaset yaparak vaktimi öldürmüyor, anlamız, bir kazanımımız olmayacak tartışmalara girmiyorum. Bazen eğlenmek için girdiğim de doğrudur 🙂

Peki sabah okuduğum dünya, ekonomi, para konularına ne demeli? İnsan bu işlere kendini kaptırdımı sonu gelmiyor. Hele ki para konusunda. Riski biraz artırıp biraz da parayı ortaya koyduğunuzda bütün gününüzü alacak para kazanma yöntemleri var. Bunlardan birisi elbette borsa, birisi forex, birisi de yatırım fonları. Bütün gün ekran başında oturup bu işleri takip eden arkadaşlarım var. Yani bu bir iş. Bunu iş olarak yaptığında tüm zamanını buna ayırman lazım. Ayırmazsan kazandığın para bankada faizin getirdiğinden fazla olmayabiliyor, tecrübeyle sabit. O zaman ne yapıyorum? Bunu da o işin uzmanlarına bırakıyorum. Yani o işleri anlayacak, ne olup bittiğini görecek kadar takip ediyorum sonrası o işi yapanlara güvenmeye kalıyor. Bu durum son yıllarda böyle. Bir dönem çok vakit harcadım, şimdi ise o işlerden de zaman biriktiriyorum.

Yönetici olmak çok ince bir çizgi. Ekibindeki işini yapamayan kişilerin işini yaparken kendinizi buluyorsanız bilin ki doğru bir yönetim tarzını uygulamıyorsunuz. Ekip arkadaşlarınızı iyi seçmeli, o işte ona güvenmeli ve o işi ona bırakmalısınız. Her şeye yetmek mümkün değil. O yüzden işi delege etmeli ve yöneticinin yapacağı en iyi şeyi yapmalısınız. Onları motive etmeli ve desteklemelisiniz. Takibi de elden bırakmadan. Yani her şeyi ben yapmak istemiyorum. Zaten işim de değil.

O yüzden bir alanda uzmanlaşmış insanları işe almayı, o işte eğitim almış ve tecrübe edinmiş kişilere işleri emanet etmeyi tercih ediyorum. Siyaseti siyasetçilere, ekonomiyi ekomistlere, borsayı borsacılara emanet ediyorum. Yine yönetici gibi gözlerim üzerlerinde, doğruyu yapıp yapmadıklarını anlayacak kadar takipte olmak gerekiyor.

Bunu anlamak uzun zaman aldı.

Elbette bu durumu anlamak benim 10-15 senemi almıştır. Sizin daha fazla almasın diye bu tecrübemi paylaşıyorum. Bir dönem işler yetişsin diye her işe koşturan Faruk, artık işleri delege etmenin önemini kavramış durumda. Sadece işteki işleri değil, hayatımdaki diğer işleri de delege etmek gerekiyor. İş başa düşmediği sürece başkasının işine karışmamayı tercih ediyorum.

Peki bunları delege edince ne oluyor? Size sevdiğiniz şeyleri yapmak, ailenizle daha uzun vakit geçirmek için zaman kalıyor. Heleki benim gibi hırsları olan, hedeflerini yıl yıl koyup onların peşinden koşan ve koşmak isteyen biri için bunun ne kadar önemli olduğunu anlamak zor olmasa gerek.

O yüzden her işe yetmeye çalışmayın. Doğru hedefleri koyun ve o hedefe ulaşmak için sadece ne gerekiyorsa onu yapın.

.

Görsel: http://www.dreaminterpretation.co/imgs/dream-interpretation-crowded-family_456x0.jpg

Stratejik Düşünme ve Karar Ağacı

Son okuduğum kitaplardan birisi  Avinash Dixit ve Barry Nalebuff’un beraber yazdığı Stratejik Düşünme kitabı. Kitap Sabancı Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmış ve burada satışta. Kitabın konusu kısaca karar alma noktalarında nelere dikkat etmemiz gerektiği üzerine yoğunlaşıyor. Kazanmaya! Karar alırken nelere dikkat etmemiz gerekiyor, hangi şartlar altında nelere dikkat etmeli gibi konulara değinilen kitapta oldukça geniş örnekler var. Oyun teorisinin keyfli yanlarını size sunan kitap bazı yerlerde matematiksel formül ve çözümlere girerek kitaptan kopmanıza sebep olsa da okunması gereken bir kitap.

Stratejik düşünme hayatımızın her anında kullandığımız bir düşünce yapısı. Gelişmekte olan bir semtten ev almak, yeni pazarlara açılacağını bildiğiniz bir şirketin borsadaki hisselerini satın almak, bir ülkeyle savaşa girmek, topu kalecinin hangi tarafına atacağını bulmak bunların hepsinde stratejik düşünme yer alıyor. Bunların hepsinde de aşağıdaki gibi bir karar ağacı kullanılıyor.

Screen Shot 2015-05-29 at 08.02.26

 
İş fikrini buldunuz diyelim. Bu patenti alınmış bir ürün olsun. Bunu hemen satarak gelir elde edebilirsiniz. Ya da bu fikri pazara kendiniz sunarak çalışmaya başlayabilirsiniz. Her iki durumda da gelir ve giderler farklı olacaktır. Fikri hemen satmak istediğinizde $50.000 dolar kazanacaksınız ama fikri siz pazara sunmak istediğinizde iki seçenecek daha karşınıza çıkacak. Bunlardan birisi %70 ihtimalle iş fikriniz pazarda tutacak başarılı olacaksınız ya da fikriniz tutmayacak ve başarısız olacaksınız. Fikrin tutması durumunda 1 Milyon dolar kazanacaksınız, tutmazsa 0 dolar sizi bekliyor. Ancak burada dikkat edilmesi ve karar süreçlerinde etkin olması gereken bir durum var. İş fikrinin pazara sizin tarafınızdan sunulması durumunda başarılı olma ihtimali %70, başarısız olma ihtimali %30. Karar verirken bu ihtimalleri, daha önce o işi yapıp yapmadığınıza, pazarın ihtiyacını doğru anlayıp anlamadığınıza göre değiştirebilirsiniz.

Bu gibi karar ağaçları ülkeler tarafından, siyasi partiler tarafından oldukça etkin kullanılan ağaçlar. Bu örnekleri arttırmak mümkün, hayatın her alanında bu karar ağaçlarını bilerek ya da bilmeyerek kullanıyoruz. Elbette yukarıda verdiğim modelde kararlar ve sonuçları öngörülebilir. Kitabın asıl keyifli yanları öngörülemeyen kararlarda ya da rastgele bir kararı seçtiğinizde sonuçların ne kadar değişken olabildiğini gösteren bölümler. Okumanızı tavsiye ederim.

Siz karar alırken nelere dikkat ediyorsunuz? Neleri nasıl yapmayı tercih ediyorsunuz?

 

Etik Değerler Üzerine

Hayatta herkesin bazı değerleri olması gerektiğine inanırım. Kişi bu değerlerini ailesinden, çevresindeki yakın arkadaşlarından ya da dini inanışından alabilir. Bunda bir sınırlama olduğunu düşünmüyorum. Zaten insanın değer yargıları çevresinde gördükleri, yaşadıkları ile şekillenir.

Uzun zamandan beri sahip olduğum, takip etmek istediğim değerleri yazılı hale getirmek istemişimdir. Bu değerleri yazılı hale getirdiğimde karar verirken zor durumda kaldığım anlarda başvurabileceğim bir kaynak olarak görürüm. Değerlerimle ilgili bazı notlarımı aşağıda paylaşıyorum. Bu değerlerin gördüklerimle, yaşadıklarımla zamanla değişeceğini, gelişeceğini düşünüyorum. Siz de buradan yola çıkarak kendinizde olmasını istediğiniz değerleri sıralayabilirsiniz. Çok işe yarayacağını yıllar sonra siz de göreceksiniz.

Dürüst Olmak
Her konuda herkese dürüst olmak. Ailemize, eşimize, ekip arkadaşlarımıza, devlete, insanlığa dürüst olmak. Sonuçları her ne olursa olsun, doğru, dürüstçe olduğuna inandığım tüm görüşleri rahatça paylaşabilmek.

İyi Olmak
Her durumda aklından iyiyi geçirmek. Her daim kendim ve başkaları için iyi sonuçlar düşünmek.

Girişimci Olana Değer Vermek
Her daim girişimci ruhları desteklemek. Girişimci olmak.

Açık Fikirli Olmak
Geçmişte öğrendiklerimin gelecekte öğreneceklerimin önüne geçmemesi için açık fikirli olmak. Sürekli öğrenmeye inanmak.

Sorgulayıcı Düşünce Yapısına Sahip Olmak
Her zaman her konuda neden sonuç ilişkisini sürekli kendime sorarak bir işin nasıl yapıldığını anlamak. Çevremdeki insanların da her konuyu sorgulayarak doğruyu bulmalarına yardımcı olmak.

Yardımsever Olmak
Kazandıklarını, eldekileri paylaşmasını bilmek. Paylaşmanın mutluluğu artırıcı bir unsur olduğunu hep hatırlamak. Yardım etmek kadar herhangi bir konuda gelen yardım taleplerine açık olmak.

Kendine Güvenli Olmak
Her şart ve durumda kendine güvenmek.

İşbirliğine Açık Olmak
Her türlü iş birliğine açık olmak.

Lider Olmak
Çevrem ve toplum için liderlik etmek, liderlere uygun davranışlar sergilemek.

İnovasyonun Önündeki En Büyük Engel: Lider

130410_inoooo.hlargeSon zamanlarda inovasyon çok fazla konuşulur oldu. Aslında hayatın en önemli gelişim alanlarından birisi. Bugün gelişmiş ülkelerin çoğu inovasyonları sayesinde bir yere gelmiş ülkeler.

Bazı ülkeler çok rahat inivasyon yaparken neden diğer ülkeler inovasyon konusunda geriden geliyor. Gerçi geriden gelen ülkeler birçok konuda geriden geliyor ama neden özellikle böyle önemli bir şeyin üzerine gitmeyi tercih etmiyor. Bence en önemli konulardan birisi bu. Gelişen ülkelere baktığınızda aslında bizim gibi değiller. Özellikle Power Distance denen konuda bizden öndeler diyebilirim. Power Distance’a güç mesafesi diyebiliriz. Açıklaması da verdiğim linkte mevcut. Kısaca biz Türkler bir yöneticinin karşısında elpençe divan dururken ileri mediyenetlerde bu durum biraz farklı. Yöneticileri ile daha rahat iletişim halindeler. Bu da tabiki inovasyonun önündeki en büyük engelin aslında o birimin yöneticisinde/liderinde olduğunu gösteriyor. Liderle iletişim iyi ise bir yenilik yapmak daha kolay. Ancak lider yeniliklere kapalı, iletişim becerileri zayıf ise inovasyonda zor çıkıyor.

Bizlerin ülke olarak ilerlemesi için önce çok iyi iletişim kurmayı öğrenmemiz gerekiyor. Sonra devlet, şirket destekleri gelebilir. Öncelikle yenilikten korkmadan, en mükemmel ve büyük bir fikrin, yeniliğin çok küçük yaşta bir çocuktan da gelebileceğini özümseyerek çalışanlara yaklaşmak lazım. Eğitimi de unutmamak gerekli.
Görsel kaynak: http://www.ntv.com.tr/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/Teknoloji/130410_inoooo.hlarge.jpg (31.12.2014, 11.45)