Dijital Okur Yazarlık

Önce bilgisayar daha sonra internetle tanismam oldukça eski. Bir arkadasimla beraber okuldan çikmis eve dogru gidiyordum. Mahallemizde bulunan girisimci bir abimiz bilgisayar satiyordu. O zamanlar Escort diye anilan bir marka oldukça yaygindi. Bizi  dükkanına davet etti ve bilgisayarla tanistirdi. Matematik dersini bilgisayardan ögreten bir programla bize bilgisayari anlatti. Tabi simdi o abinin bizim matematik dersimize yardim etmek için bilgisayarla tanistirmadigini biliyorum. Bize aslinda bilgisayar satmaya çalisiyordu. Istedigi gibi de oldu. Ailelerimizi ikna edip, arkadasim ve ben evimize birer bilgisayar aldirdik. Bazi temel ders programlari ile beraber basic programlama dilini o bilgisayarimda ögrenmistim.

Internetle tanismam da oldukça eskiydi. Bir yerden sonra sade bir bilgisayara sahip olmak sürekli ögrenmek isteyen bir çocuk için yeterli degildi. O zamanlar yaygin olarak Adana’da hizmet veren FutureNet’ten bir internet baglantisi almistim. Artik evimizdeki telefon hatti sürekli mesgul çalıyordu çünkü internete girmek için evin telefon hattini kullanmaliydim. Zaman geçti, ailem bilgisayarda oyun oynadigimi düsünüyor bense internet üzerinde ögrenebildigim ne varsa ögrenmeye çalisiyordum. O zaman interneti kullanarak ulasilabilecek bilgi de sinirli sayidaydi. Fazla bir websitesi yoktu. ICQ, mIRC en yaygin kullanilan internet araçlariydi. Simdi simdi aslinda erken yasta bu teknolojilerle tanismanin hayatimda ne kadar önemli rol oynadigini anladim.

Bilgisayari ve interneti erken yasta ögrenmis olmak akranlarimdan beni ayiriyordu. Okulda bilgisayari olan ve internete baglanan arkadaslarimla gruplasiyor, konustugumuz konularda genellikle yine bilgisayar ve internette yaptiklarimiz üzerine oluyordu. Suan 30’una gelmemis kisileri düsünüyorumda çogu internetin içine dogan bireyler. Hepsi yaslari ilerledikçe internet, cep telefonundan internete girmek onlar için hayatin bir parçasi gibi. Dogal bir sonuç. Ancak fark ettigim bir sey var. Hepsi kullanici konumunda internet için bir sey üreten yok gibi, tabi instagram ve facebook’tan yüklenen fotograflari, iletileri saymazsak.

Bugün Türkiye’de teknoloji üzerine is yapan çogu kisi benim kusagimdan. 40’tan küçük 30’dan büyük bu kusak internet üzerinde çalisan bir sistemin nasil çalistigini en iyi bilen grup. Dijital okur yazarliktan öte, dijital üzerinde bir seyin nasil var edilecegini bilen bir kusaktan bahsediyoruz. Bu kuşağın en önemli özelliği de interneti beslemeleri. Gerek yazdıkları yazılarla gerekse de yaptıkları internet siteleri ile kullanıcıdan çok insanların kullanmasına yönelik ürünler geliştiriyorlar.

Üniversite yıllarımda Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu’ndan aldığım Medya Okur Yazarlığı Dersi’nde genellikle dijital okur yazarlık üzerine sahbetlerimiz oluyordu. Doğru kaynağa nasıl ulaşılacağı, medyada tarafların görüşlerini okurken nelere dikkat etmemiz gerekeceği gibi konulara bolca değinmiştik. Aslında medya okur yazarlığı dijital okur yazarlıktan farksız bir kavram. Bün internette yer alan hemen hemen her ortam bir medya aracı. Alışveriş yapmak için kullandığımız e-ticaret siteleri bile reklam alarak kullanıcılarının görüşlerini etkiliyor. Yani medyayı/dijitali doğru okumak gerekiyor.

 

Sadece Bir Hayatımız Var

Para kazanmak uğruna akıp giden hayatlarımızın farkında mıyız? Tekrar soralım, yaşadığımız hayatın geçip gittiğinin farkında mıyız? Ya da şöyle soralım, yaklaşan ölümün farkında mıyız?

Bu yaşadığımız hayatlarımız birgün son bulacak. Geriye dönüp baktığımızda neleri yaşamış olmak isterdik? Güzel bir aile? Saygın bir iş? Gezip görmediğiniz yerleri görmek? Tatmadığımız yemeklerin tadına bakmak? Nedir yapmak istedikleriniz hiç bunları düşündünüz mü?

Şu sınavı kazanıp istediğim bölüme gideyim o zaman düşünürüz mü diyorsunuz? Ya da şu işimi bir halledeyim, şuradan güzel bir ev alayım, bir arabam, bir yazlığım olsun sonra mı hayatı yaşarız diyenlerdensiniz?

Bugün sahip olduğunuz hayatı yaşamamak için hiçbir sebebiniz yok. Şimdi şuan ne yapmak isterdiniz? Sevdiğiniz birinin sesini duymayı mı? O zaman hemen ona bir telefon açın ve onunla sohbet edin. Gidip görmek istediğiniz bir yerde uyanmayı mı? O zaman hemen bilgisayarı açıp gitmek istediğiniz o yer için uçak bileti bakmaya başlayın.

Hayata geçirmek istediğiniz bir iş fikriniz mi var? Bu işi başlatmak için ne eksik? Neden bekliyorsun? O eksik dediğin şeyleri gidermek için ne yapıyorsun? Muhasebe mi bilmiyorsun? Yazılım mı yapamıyorsun. Nedir seni o işi yapmaktan alıkoyan? Korkuların mı? Hayat nefes aldığın sürece devam etmiyor mu? O zaman nefes aldığın sürece galipsin.

Hep hatırla. Bir hayatın var. Bu hayat da bitecek. Yapmak istediklerini bugün yapmaya başla. Hemen şimdi.

Satış Yapmanın Önemi

Bir işletmeyi yaşatan en önemli şey satıştır. Bu sattığınız fiziksel bir ürün, bir hizmet veya bir eğitim olabilir. Eğer işletmenizde satışlar iyi gitmiyorsa tehlike çanları çalmaya başlıyor demektir. Çünkü rakiplerle mücadele bir yana dursun, şirket içindeki problemleri çözmek iyi satış yapabilmekten geçer. Burada Guy Kawasaki’nin “Sales fixes everything” yani satış her şeyi düzeltir/onarır sözünü hatırlatmakta fayda var.

Peki şirketlerimiz neden satışı bu kadar göz ardı ediyor? Satış ekiplerine sadece bir araç ve cep telefonu verilince kendiliğinden satışın geleceği düşünülüyor. Satış bir kültür meselesi, satışa odaklı şirket tepeden tırnağa satışa odaklı oluyor. Olmayanlarsa istedikleri kadar büyüyemiyor.

Satışın kültürü olan bir şiket olmak ne demek?

Öncelikle önceki kurduğum şirketlerden edindiğim tecrübeye dayanarak şunu söyleyebilirim. Şirkette belirli bir kültür oluşturmak, üst yönetimin sırtlanması gereken bir iş. İşe erken gelmek şirketin bir kültürü ise buna uyması gereken ilk kişi şirketin tepe yöneticileri. Yukarıdan aşağıya doğru giden bir yayılım var. Her ne kadar yatay bir yönetim modelini benimsemiş olsanız da ekip içinde lider görülen kişilerin buna dikkat etmesi çok önemli.

İşte satışı da şirket kültürünün bir parçası haline getirmenin en temel özelliği burada başlıyor. Yani tepe yönetim iyi satış yapamıyorsa ya da bunu işinin öncelikli alanı olarak görmüyorsa şirkettin diğer departmanları da buna fazla önem vermiyor. Ancak satışı tırnaklarına kadar hisseden üst yönetim bunu bir şirket kültürü haline getirebiliyor.

Pronet’in ilk kurulduğu yıllarda tuvaletlerine bile satış hedeflerini yazdıklarını duymuştum. (Eski Pronet çalışanı çok çalışma arkadaşım olduğu için oradaki hikayeleri bolca dinledim) Düşünsenize, yaşamak için satmak zorunda olduğunuz bir dönem ve siz bunu herkesin hissedebilmesi için tuvaletlere bile yazıyorsunuz.

Satışı çok önemsiyen şirket çok büyüyor. Pronet örneğin de olduğu gibi.

Hayatta Herkesin Bir Tarafı Var

Bu yazıda taraf olmanın akademik boyutunu inceleyecek değilim. Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıydı ve ilk fırsatta düşüncelerimi yazıya döküyorum. Hep söylediğim bir şey var. Aile eğitimini okul, okul eğitimini de sokak yıkar diye. Hayatla, siyasetle, olaylar karşısında takındığımız bütün tutum ve davranışların altında geçmişte yaşayıp gördüklerimizin etkisi var. 2007’de Yeditepe Üniversitesi Öğrenci Birliği başkanı olarak yaptığım konuşmada taraf olmaya atıfta bulunmuştum. Videodaki o kısmı buradan izleyebilirsiniz. Taraf olmanın, kendimizi bir tarafta hissetmenin tamamen insanın görüp geçirdikleri ile alakalı olduğunu unutmamaız lazım.

Taraf olmak sorun mu?

Elbette değil. Radikal bir görüşe taraf olmadığınız sürece insanların sizin görüşlerinize saygı duyması pekmuhtemel. Lise ve üniversite yıllarımda münazara yapardım, bir konu belirlenir o konuyu destekleyen düşüncelerle karşı tarafı daha da önemlisi dinleyicileri/jüriyi desteklediğiniz tarafa çekmeye çalışırdınız. Taraf olanın, insanların düşüncelerinin değiştirelebildiğini orada anladım. Anlık durumlarda, kişileri kendi tarafına çekmek kolayken, hayatla ilgili, siyasi görüşleri ile ilgili onların görüşlerini, taraf oldukları konuyu değiştirmek daha zor oluyordu. Yani taraf olmanın sorunu, futbol takımı tutar gibi, tuttuğunuz tarafı hiç değiştirmemekti. Tutulan tarafın günümüz şartlarına uygunluğuna bakılmadan, tutulan tarafta ısrar ediliyor. Hala belirli bir tarafı tutabilirsiniz ama tarafınızla ilgili destekleyici argümanları geliştirmeye devam etmelisiniz.

Taraf olurken referans noktası önemli.

Bir tarafı desteklerken, bunu yapmanız için nedenlerinizin neye dayandığını belirlemek size doğru tarafta olup olmadığınızı anlamanız için yardımcı olabilir. Tuttuğunuz tarafı bilimsel gerçeklere göre mi, dini referanslara göre mi, yoksa rol model aldığınız bir büyüğünüzün görüşlerine göre mi tutuyorsunuz bunu sorgulamak lazım.

Türkiye gibi duygusal toplumlarda genelde kaybedenin tarafında olmak gibi bir eğilimimiz var. Mazlumun, ezilenin tarafında olmak. Kavgada kim güçsüzse o tarafta olmak gibi bir eğilimimiz var. Her toplumunda bu olaylarda taraf olma yaklaşımı farklı. Merak edenlere daha geniş kaynak sunabilirim.

Peki çocuk yetiştirirken onu nasıl yetiştirmeliyiz? (Taraf olup olmama açısından)

Baba olduğumdan beri kızımı nasıl hayata karşı donanımlı bir birey olarak yetiştirebilirim diye düşünüyorum. Elbette sadece donanımlı olması yeterli değil. Hayatla ilgili, doğru ve yanlışın neler olduğunu bilip, kararlarını buna göre alması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de taraf olmadan önce değerleri öğretmeye çalışıyorum.

Üniversite hocalarımdan birisi ilk dersine şöyle bir soruyla başlamıştı. “Aranızda kimler hergün düzenli gazete okuyor?” Cevabı aldıktan sonra “Peki bu düzenli gazete okuyanların kaçı karşıt görüşlü yazıları da okuyor” diye sormuştu. Tabi sınıfta bu soruya el kaldıran olmadı. Yani kişiler görüşlerine yakın gazeteleri okurken, karşıt görüşlü yazıları okumuyordu. Anladınız umuyorum. Bu “an” bile başlı başına bir öğrenme deneyimiydi.

Lara’yı yetiştirirken buna dikkat etmeye çalışıyorum. Biri görüşü körü körüne destekleyip sabit taraf olmak yerine, her görüşü okuyup, anlayıp, kendi yaşanmışlıklarının süzgecinden geçirdikten sonra olmak istediği tarafta olsun istiyorum.

İşte farklı görüşleri almak, her kesimin, her düşüncenin görüşleri ile bir tarafta olmak en değerlisidir. Siz de  bir dahaki sefere bir taraf olmadan önce değerlerinizle, karşı tarafın neden o tarafta olduğunu değerlendirerek yerinizi belirleyin. İşte o zaman her zaman kazanan tarafta olacağınıza emin olabilirsiniz.

Yazının altına yorumlarınızı bırakırsanız konuyu beraber değerlendirme fırsatı bulabiliriz.

Geride kalan 2017

Takvimlerdeki bir yılı daha geride bırakıyoruz. 2017 nasıl geçti diye şöyle bir bakıyorum. Sanırım hayatımın koşuşturmacası en az yılı 2017 oldu. Çoğunlukla eşimle birlikte Lara ile ilgilendik. Lara’nın hayattaki ilk yıllarında ana babası olarak hergün sabahtan akşama kadar onun yanında olabilmeyi bir lütuf olarak sayıyorum. Günden güne nasıl gelişim gösterdiğini gördükçe seviniyorum.

İş anlamında da rahat bir yıldı oldu. Gelen iş tekliflerini biri hariç değerlendirmedim bile. Yurtdışına verdiğim danışmanlıklarla rahat bir yıldı diyebilirim. Çoğu zaman Skype görüşmeleri, e-postalarla zaman ve mekan bağımsız çalışmanın tadını çıkardım. Üstelik bunları yaparken de bazı yoğun dönemler hariç haftada birkaç saat çalıştım. Günümüz şartlarını düşündüğümüzde oldukça lanslı azınlıktan biriydim.

2017 için bu yazıyı güncellemeye devam edeceğim.

İşe sahip olmanın en büyük avantajı

Sizce bir işe sahip olmanın en önemli avantajı ne olabilir? Hemen düzenli gelir ile hayatta kalmak için ihtiyacınız olan temel şeyleri satın almayı söyleyebilirsiniz. Haklısınız, bir işe sahip olmak insana öncelikle hayatta kalmak için temel ihtiyaçları karşılama fırsatı verir. Barınma, yemek ve eğitim gibi ihtiyaçlarınızı aylık olarak düzenli kazandığınız maaş ile yapabilirsiniz.

Peki biraz daha düşünün bir işe sahip olmak size neler kazandırır? Sosyal bir çevre? Eğer şanslı iseniz iş yerinizde çok sevdiğiniz arkadaşlarınız olabilir. İş dışında da onlarla buluşup yapmaktan keyif aldığınız aktivitelere katılabilirsiniz. Kahve molalarında, arkadaşlarınız sohbet etmek, beğendiğiniz bir dizi hakkında ya da haftasonu oynan futbol müsabakası hakkında konuşmak size enerji verebilir. Bunu da bir kenara yazalım. İş sahibi olmak sosyal çevremize katkı sağlar.

Peki başka? İş sahibi olmak size sosyal bir statü kazandırır. Bir önceki paragrafta sosyal varlıklar olduğumuzu söyledik, arkadaşlarımızla bir şeyler yapmak, onlarla vakit geçirmek güzel, daha da önemlisi insanların arasında bir statüye sahip oluyoruz. Şu şirkette çalışıyorum, şu pozisyondayım, şöyle yöneticiyim, böyle müdüre raporluyorum, işte yurtdışı ile yazışıyorum, genel müdürüm vesaire… Bu liste uzar gider. İşte içimizdeki kendimizi sınıflandırma çabası bizi statüye önem veren bir varlık yapıyor. İş sahibi olmak, statü sahibi olmak gibi bir şey. Oysa insan iş sahibi olmadan da statü sahibi olabilir, elbette iyi bir statüden bahsediyorum.

Son kurduğum şirketle yatırım alıp, sonrasında kalan hisselerimin de yatırımcı tarafından alınmasından sonra şirette bir süre daha çalışmam gerekiyordu. O süreyi de doldurup kurduğum şirketten ayrıldıktan sonra çok fazla boş zamana sahip olmuştum. Bu zamana sahip olmak için en doğru dönemdi çünkü kızımız Lara, dünyaya gelmişti ve onunla vakit geçirmek bu hayatta hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar değerli bir şeydi. Bazı yurtdışı danışmanlık işleri dışında da vaktimi alan işle ilgili bir konu yoktu. Elbette hep sürekli, bir sonraki iş ne olmalı diye düşünüyorsunuz ama bunlar hayatınızı bir odaya kapatıp çalışmanızı gerektirecek boyutlara ulaşmıyor. Peki bu kadar rahat vakitte ne fark ettim biliyor musunuz?

İş sahibi olmak sizi düzene sokuyor.

Evet, bir işinizin olduğu vakitle olmadığı vakti kıyasladığımda şunu fark ettim ki, iş kesinlikle sizi düzene sokuyor. Sabah yapılması gereken toplantılar, çalışılması gereken raporlar, takip edilmesi gereken işler derken aslında belli başlı bir düzene kendinizi bağlıyorsunuz. Sabahları daha erken kalkıyor, müşteri ile olan toplantınıza hazırlık yapıyorsunuz. İşinizin olması sizin hayatı daha verimli yaşamanıza sebep oluyor.

Bundan sonra işe gidip gelmenin zorlukları ile yüzleşirken bu söylediğimi düşünün. Bir işe sahip olduğunuz için şükredin, sadece temel ihtiyaçlarınızı karşılamanıza yardımcı olduğu için değil. Hayatınızı düzene soktuğu için de.

Sevgiler,

Görsel Kaynak: Kasım 2017, https://www.careerbuilder.com/advice/job-or-career-how-to-decide-which-is-right-for-you

Zenginlik Üzerine Bir Yazı

Hayat akıyor. Hem de öyle bir akıyor ki, öyle böyle değil. Kızım Lara doğduktan sonra zamanın çok daha hızlı aktığını fark ettim. Eskiden bazı yaşlara ulaşmaya daha çok var diye düşünürken şimdi o yaşlar bana uzak gelmemeye başladı. Benim için en önelisi de bu sanırım. Bazı aydınlanmalar yaşıyor insan. Herkes yaşıyor mu bilmem elbet. Ancak bende son iki yıldır çok yoğun bir şekilde bu aydınlanmalar var. Aydınlanma dediğimde öyle büyük şeyler değil. Bir ışık falan görmüyorum 🙂 Sadece daha önce fark etmediklerimi şimdi fark eder oldum. Bu yüzden açık bir şekilde kendime sürekli öğrenmeli, sürekli öğrendiğinin farkında olmalısın diyorum. Yoksa o aydınlanma anlarının bir önemi kalmıyor.

Yazının başlığından maddi zenginlik kavramı ile ilgili düşünceleri kaleme(klavyeye) aldığım bir yazı okuyacağınzı düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Hayatım boyunca hiç büyük beklentilerim olmadı. Bulunduğum ortamda mutlu oldum. Sahip olduklarıma şükrettim. Para, mal, mülk bunların hepsi öncelik sırasına göre çok geride kalan şeylerdi. Belki bazı şeylere sahip olunca artık anlamını yitirmişti, belki de bazı şeyler o ilk paragrafta bahsettiğim gibi bir aydınlanma sonucu geldi bana. Neydi bu aydınlanma? Paranın, malın mülkün bazı şeylerden daha önemli olmadığı. Nelerden peki?

Sağlıktan mesela. Sağlıklı olmalı insan. Son yaptırdığım Checkup sonuçlarına göre durum iyi. Doktor bir sorun görünmüyor dedi. Elbette şehir insanına verilecek tembihleri, egzersizlere devam, gibisinden sıraladıktan sonra görüşmemizi bitirdi. Doktordan çıkışta biraz düşündüm. Bundan daha büyük bir zenginlik olabilir mi diye. Sağlıklı olmanın dışında bir zenginlik olabilir mi? Belki bu seferki doktor kontrolüne Lara ile gitmem etkili oldu bilmiyorum ama o an, orada fark ettim bunu. Dünya kadar paranız olsun, dünya kadar malın mülkün içinde olun, sağlığınız olmadıktan sonra bunların bir anlamı olmuyor.

Bir diğer zenginlik eş, hayat arkadaşı mesela. Seni anlayan, destek veren bir eşinin olması bir insanın başına gelebilecek en güzel ama bu sözün altını çiziyorum en güzel şey. Düşünsenize sizi destekleyen birinin olmasının ne kadar değerli olduğunu. Bu yazıyı okurken kimimiz bu bahsi geçen türden bir hayat arkadaşına sahip olmadığı için ne dediğimi daha iyi anlayacak. Size tavsiyem hızlı bir şekilde sizi anladığını düşündüğünüz bir hayat arkadaşınızla yollarınızı birleştirmeniz. İnanın hayat ondan sonra çok daha güzel olacak.

Peki başka zenginlik yok mu? Var elbette. Bir çocuk sahibi olmak. Onun gülüşü. Baba diye size koşuşunu gördüğünüz o an mesela. Attığı kahkahalarla sizinde gülmeniz, bir çocuk ne kadar güzel gülermiş demenize sebep olan o anlar bu hayattaki en büyük zenginlik. Bir çocuk bunları hissettiriyorsa iki çocuk sahibi olmak neler hissettirirdi düşünmeden edemiyor insan 🙂

Peki başka? Bunları biliyoruz başka zenginlik yok mu diye sorabilirsiniz. Var. Ancak bu zenginlik başka türlü bir şey. Gözle görülmüyor. Farkına varmanız için sizin değil insanların bunu söylemesi gerekiyor. İşte o zenginlik bu yer yüzündeki her şeyden en değerli şey. Neden biliyor musunuz? Çünkü yukarıda saydıklarımın kıymetini bilmenizi, sahip olduklarınızın değerini bilmenizi sağlayan şey işte bu bahsettiğim zenginlik. Bu zenginlik iyi bir kalbe sahip olmak. Ben iyi biriyim, iyi kalpli biriyim demekle olunan türden bir şey değil. Gece yatağa başınızı koyup, kendi kendinizin sesini dinlediğiniz o anlarda o içinizdeki kişinin size bunu söylemeden hissettirdiği an siz iyi biri, iyi kalbe sahip biri oluyorsunuz. Buna sahip olabilmeniz için çok çaba harcamanız gerekiyor. Bu zenginliğe sahip olmak için çalışın. İyi biri olmak, iyi kalpli biri olmak, her şeye, herkese karşı iyi olmak bu hayatta sahip olunabilecek en güzel zenginlik. İşte bu yüzdendir ki, iyi insan olmak, sahip olduğunuzu düşündüğünüz şeyleri dünyanın en iyisi yapan yegane zenginliğinizdir.

Sevgiler,

Faruk Erdoğan

Gösel Kaynak: 2017 Ekim 29,
https://fm.cnbc.com/applications/cnbc.com/resources/img/editorial/2017/05/02/104442390-filthy-rich-guide-1920×1080-nologo.jpg?v=1493742430

Lara 2 Yaşında

Bu yazıyı yazalı 2 yıl geçti. Neden zamanın su gibi akıp giden bir durum olduğunu çok daha iyi anlıyor insan. Ya da zamanın herkes için aynı anlamı ifade etmediği gerçeğini.

Bugün Lara’nın 2. yaş günü. Buraya not düşmek adına en güzel sebeplerden biri sanırım.

İyiki doğdun kızım.

Annen
Baban

 

Ürünü Kullananla Satın Alan Aynı Kişi Mi?

Kurucusu olduğum şirketlerden EğitimOnline’da yaşadığımız bir durum vardı. İnternet üzerinden canlı derslerle ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine eğitimler veriyorduk. Bu eğitimler sanal sınıflarda oluyor, öğrenciler ders esnasında takıldığı bir konuyu hemen öğretmenine sorabiliyordu. Bu anlamda eşsiz bir ürünle piyasada yer alıyorduk. Ancak satış sırasında fark ettiğimiz bir durum vardı. Eğitimi alan kişi öğrenci, yani sistemi yoğun olarak kullanan kişi öğrenci, parayı veren ise öğrencinin velisiydi. Yani ikna süreci iki kademeliydi.

Parayı vereni yani veliyi ürüne ikna edemiyorduk çünkü ürünü ne kadar anlatırsak anlatalım akılda yer etmiş olan bazı sistemlere kafaları gidiyor, “haa anladım Vitamin gibi” diyip ürünü başka bir ürünle eşleştirmeye çalışıyordu. Bu yüzden veli ve öğrenciyi örnek derslere sokmamız gerekiyordu. Çünkü ancak o şekilde ürünün farkını görüp anlayabiliyorlardı.

Öğrenci tarafı da sorun yaratabiliyordu. Çalışkan, sorumluluklarının farkında olan öğrencilerde sorun olmuyordu. Ürünü ailelerinden talep ediyorlardı ama ders çalışma konusunda problemler yaşayan öğrencilerde ürünü kullandırmak için derslerde eğlenceli anlar yaratıp dikkatlerini çekmeye çalışıyorduk. Çünkü öğrenci ben bunu istemiyorum dediğinde veli de para vermenin anlamlı olmayacağını düşünüyordu.

Sonra bir şey fark ettik. Toyota’nın “Toyata gibi baba” reklamında olduğu gibi, çocukların bir ürün aldırmadaki gücünü! Ürünün öğrenci için faydalarını, derslerine katacağı etkiyi ve takıldığı yerde hemen bir öğretmene danışabileceği çözümü ile öğrencileri ikna süreci daha da kolaylaştı. Öğrenci ikna olunca, velinin de para ödemesi daha kolay oluyordu. Yine de veliyi ikna etmek için de bazı çözümler üretiyorduk. Sonuç olarak, satış süreçlerinizde dikkat edilmesi gereken konulardan biri; satın almayı tektikleyici etken ne? Bunu iyi belirlemek gerekiyor.

Görsel Kaynak: 31.09.2017, https://cdn.pixabay.com/photo/2015/10/30/12/11/ mikado-1013878_960_720.jpg

Başkanlık Sistemine İnancım

Başlığı okur okumaz önyargı ile eliştirmeye, bu da onlardan, şunalardan diyen arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum. Ancak bu yazı yıllar içinde edindiğim tecrübelerden yazmak istediğim bir yazı. Bir vatandaş olarak devlet, yönetim şekli ve demokrasi gibi kavramları daha iyiye taşımak için sorgulamayı kendimde bir hak olarak görüyorum. Hepimizde olan bu hakkı savunmak bile sanırım en temel sorun. Onu da başka bir yazıda ele alırız. Diğer söylemek istediğim de bu yazıyı Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Sistemi için yapılacak referandum sırasında yayınlayacaktım ancak yine girişte belirttiğim kaygılardan biraz erteledim.

Devlet kavramı kimileri için kutsal bir kavram. Ancak bu devleti nasıl yöneteceğimizi, yönetim şeklimizi kutsallaştırmaya gerek yok. Tamam devlet kutsal bir kavram olabilir ama onu nasıl yöneteceğimizi, bu yönetim şeklimizi sürekli gözlemleyerek, geliştirerek daha iyi bir yönetim şekline geçebiliriz. Kısacası devlet kutsal ancak onun yönetim şekli sürekli değişebilir, gelişebilir. Aynı bir şirketin organizasyon şemasını değiştirdiği gibi.

Üniversite yıllarımda 3 yıla yakın bir süre Öğrenci Birliği Başkanlığı yaptım. Öğrenci birliği başkanı olmak için YÖK’ün tanımladığı bir yönetmeliğe göre hareket etmemiz gerekiyordu. Önce okuduğun bölümde bölüm başkanı seçilmen gerekiyor, sonra fakülte altında yer alan ve her bölümün seçilmiş başkanları kendi aralarında bir fakülte başkanı seçiyor – öğrenciler değil, seçilmiş bölüm başkanları fakülte başkanını seçiyor – daha sonra fakülte başkanı seçilen kişi, okul başkanını seçmek için diğer fakülte başkanları ile biraraya geliyor ve her fakülte başkanı üniversiteyi temsil edecek tek bir başkanı seçiyor, sonrasında da yönetim kurul belirleniyordu.

Buraya kadar bir sorun olmayabilir. Ancak sene boyunca beraber çalışması gereken bu bölüm ve fakülte başkanları birbirlerini hiç tanımıyor, kimisi toplantılara gelmiyor, kimisi başkan seçilmediği için küsüyor ve çalışmamayı tercih ediyordu. Diğer yandan beraber seçimlere girdiğim ve beraber çalışmaktan iyi verim alacağım arkadaşlarım bölüm ya da fakültelerinde seçilemiyor ve yerlerine başkaları geliyordu. Evet, belki birlikte çalışmak sizin göreviniz diyebilirsiniz ama bir düşünün. Daha önce hiç tanımadığınız biriyle bir sene için bir işi başarabilmek mi kolay olur yoksa daha öceden tanıdığınız biriyle bir işi başarmak mı? Sanırım herkes önceden tanıştığı kişiyle iş yapabilmeyi tercih eder çünkü zaman çok dar ve bu zaman darlığı içinde önümüzde yapmamız, tamamlamımız gereken çok iş vardı.

İşte YÖK’ün öğrencilere Öğrenci Birliği seçimleri için sunmuş oldukları sistem buydu. Demokrasiye inancın tam olması gereken en temel yerler üniversiteler. Biz de buna inanarak arkadaşlarımla beraber bulunduğumuz üniversite içinde uygulanmak üzere bir Öğrenci Birliği seçim yönetmeliği hazırladık. YÖK’de buna izin veriyordu. Seçime listeler giriyordu. Yani birlikte çalışacak ekipler biraraya geliyor, bölüm, fakülte listeleri oluşuyor ve demokratik bir şekilde seçimlere gidiliyordu. Hangi liste kazanırsa o listenin bölüm başkanları ve fakülte başkanları belirli oluyordu. Yani bir nevi bölüm ve fakülte başkanları seçimlerden önce beraber gönüllü, iyi çalışacak arkadaşlardan seçilmiş oluyordu.

Bu yeni seçim yönetmeliği teklifimizi üniversite senatosuna sunduk. Kabul görmedi ama en azından bu sistemi değiştirme cesaretini kendi içimizde bulduk ve tüm paydaşlar – bölüm başkanları, bazı hocalar, külüplerle beraber – bir yönetmelik hazırladık ve uygulanması için talepte bulunduk. Yeditepe Üniversitesi Senatosu’nda bu yönetmeliğin kabulü için yaptığım sunum sırasında dekanlardan birinin – adı bende saklı – okul karışır, birbirine girer, istenmeyen gruplar seçim kazanır demesi ile diğer dekanlarda seçim sistemine sıcak bakmadı ve oylama sonucu yönetmelik kabul görmedi. Oysa 2 yıla yakın bir süredir bu yönetmelik üstüne çalışıyor, üniversite için de başkanlık sistemini yer ettirmeye çalışıyorduk. Biliyorduk ki bu şekilde öğrencilerin temsil gücü çok daha iyi olacaktı. Yoksa üniversite öğrencilerin temsil yetkisinin güçlenmesini istemiyor muydu? Kim bilir? Önemli olan bizim bu işe niyetlenip yola çıkmamızdı.

Aslına bakarsanız başkanlık sistemi bence mevcut yönetim sistemlerinden çok daha verimli olabilecek bir sistem. Elbette güven içinde, doğru bir şekilde uygulanması gerekir. Korkulardan ötürü yapılmayan her doğru bize zaman kaybettirir.

Görsel Kaynak: 31.09.2017, http://images.prod.meredith.com/ product/48c8688a9e0d2754855ba0b6c675ba01/ 1496564100200/l/nautical-decor-tapestry-cargo-ship-sailing-away-when-sun-goes -down-disappears-with-mystic-rays-art-photo-wall-hanging-for-bedroom- living-room-dorm-decor-60w-x-80l-inches- yellow-by-ambesonne