Hayatta Herkesin Bir Tarafı Var

Bu yazıda taraf olmanın akademik boyutunu inceleyecek değilim. Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıydı ve ilk fırsatta düşüncelerimi yazıya döküyorum. Hep söylediğim bir şey var. Aile eğitimini okul, okul eğitimini de sokak yıkar diye. Hayatla, siyasetle, olaylar karşısında takındığımız bütün tutum ve davranışların altında geçmişte yaşayıp gördüklerimizin etkisi var. 2007’de Yeditepe Üniversitesi Öğrenci Birliği başkanı olarak yaptığım konuşmada taraf olmaya atıfta bulunmuştum. Videodaki o kısmı buradan izleyebilirsiniz. Taraf olmanın, kendimizi bir tarafta hissetmenin tamamen insanın görüp geçirdikleri ile alakalı olduğunu unutmamaız lazım.

Taraf olmak sorun mu?

Elbette değil. Radikal bir görüşe taraf olmadığınız sürece insanların sizin görüşlerinize saygı duyması pekmuhtemel. Lise ve üniversite yıllarımda münazara yapardım, bir konu belirlenir o konuyu destekleyen düşüncelerle karşı tarafı daha da önemlisi dinleyicileri/jüriyi desteklediğiniz tarafa çekmeye çalışırdınız. Taraf olanın, insanların düşüncelerinin değiştirelebildiğini orada anladım. Anlık durumlarda, kişileri kendi tarafına çekmek kolayken, hayatla ilgili, siyasi görüşleri ile ilgili onların görüşlerini, taraf oldukları konuyu değiştirmek daha zor oluyordu. Yani taraf olmanın sorunu, futbol takımı tutar gibi, tuttuğunuz tarafı hiç değiştirmemekti. Tutulan tarafın günümüz şartlarına uygunluğuna bakılmadan, tutulan tarafta ısrar ediliyor. Hala belirli bir tarafı tutabilirsiniz ama tarafınızla ilgili destekleyici argümanları geliştirmeye devam etmelisiniz.

Taraf olurken referans noktası önemli.

Bir tarafı desteklerken, bunu yapmanız için nedenlerinizin neye dayandığını belirlemek size doğru tarafta olup olmadığınızı anlamanız için yardımcı olabilir. Tuttuğunuz tarafı bilimsel gerçeklere göre mi, dini referanslara göre mi, yoksa rol model aldığınız bir büyüğünüzün görüşlerine göre mi tutuyorsunuz bunu sorgulamak lazım.

Türkiye gibi duygusal toplumlarda genelde kaybedenin tarafında olmak gibi bir eğilimimiz var. Mazlumun, ezilenin tarafında olmak. Kavgada kim güçsüzse o tarafta olmak gibi bir eğilimimiz var. Her toplumunda bu olaylarda taraf olma yaklaşımı farklı. Merak edenlere daha geniş kaynak sunabilirim.

Peki çocuk yetiştirirken onu nasıl yetiştirmeliyiz? (Taraf olup olmama açısından)

Baba olduğumdan beri kızımı nasıl hayata karşı donanımlı bir birey olarak yetiştirebilirim diye düşünüyorum. Elbette sadece donanımlı olması yeterli değil. Hayatla ilgili, doğru ve yanlışın neler olduğunu bilip, kararlarını buna göre alması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de taraf olmadan önce değerleri öğretmeye çalışıyorum.

Üniversite hocalarımdan birisi ilk dersine şöyle bir soruyla başlamıştı. “Aranızda kimler hergün düzenli gazete okuyor?” Cevabı aldıktan sonra “Peki bu düzenli gazete okuyanların kaçı karşıt görüşlü yazıları da okuyor” diye sormuştu. Tabi sınıfta bu soruya el kaldıran olmadı. Yani kişiler görüşlerine yakın gazeteleri okurken, karşıt görüşlü yazıları okumuyordu. Anladınız umuyorum. Bu “an” bile başlı başına bir öğrenme deneyimiydi.

Lara’yı yetiştirirken buna dikkat etmeye çalışıyorum. Biri görüşü körü körüne destekleyip sabit taraf olmak yerine, her görüşü okuyup, anlayıp, kendi yaşanmışlıklarının süzgecinden geçirdikten sonra olmak istediği tarafta olsun istiyorum.

İşte farklı görüşleri almak, her kesimin, her düşüncenin görüşleri ile bir tarafta olmak en değerlisidir. Siz de  bir dahaki sefere bir taraf olmadan önce değerlerinizle, karşı tarafın neden o tarafta olduğunu değerlendirerek yerinizi belirleyin. İşte o zaman her zaman kazanan tarafta olacağınıza emin olabilirsiniz.

Yazının altına yorumlarınızı bırakırsanız konuyu beraber değerlendirme fırsatı bulabiliriz.

Geride kalan 2017

Takvimlerdeki bir yılı daha geride bırakıyoruz. 2017 nasıl geçti diye şöyle bir bakıyorum. Sanırım hayatımın koşuşturmacası en az yılı 2017 oldu. Çoğunlukla eşimle birlikte Lara ile ilgilendik. Lara’nın hayattaki ilk yıllarında ana babası olarak hergün sabahtan akşama kadar onun yanında olabilmeyi bir lütuf olarak sayıyorum. Günden güne nasıl gelişim gösterdiğini gördükçe seviniyorum.

İş anlamında da rahat bir yıldı oldu. Gelen iş tekliflerini biri hariç değerlendirmedim bile. Yurtdışına verdiğim danışmanlıklarla rahat bir yıldı diyebilirim. Çoğu zaman Skype görüşmeleri, e-postalarla zaman ve mekan bağımsız çalışmanın tadını çıkardım. Üstelik bunları yaparken de bazı yoğun dönemler hariç haftada birkaç saat çalıştım. Günümüz şartlarını düşündüğümüzde oldukça lanslı azınlıktan biriydim.

2017 için bu yazıyı güncellemeye devam edeceğim.

İşe sahip olmanın en büyük avantajı

Sizce bir işe sahip olmanın en önemli avantajı ne olabilir? Hemen düzenli gelir ile hayatta kalmak için ihtiyacınız olan temel şeyleri satın almayı söyleyebilirsiniz. Haklısınız, bir işe sahip olmak insana öncelikle hayatta kalmak için temel ihtiyaçları karşılama fırsatı verir. Barınma, yemek ve eğitim gibi ihtiyaçlarınızı aylık olarak düzenli kazandığınız maaş ile yapabilirsiniz.

Peki biraz daha düşünün bir işe sahip olmak size neler kazandırır? Sosyal bir çevre? Eğer şanslı iseniz iş yerinizde çok sevdiğiniz arkadaşlarınız olabilir. İş dışında da onlarla buluşup yapmaktan keyif aldığınız aktivitelere katılabilirsiniz. Kahve molalarında, arkadaşlarınız sohbet etmek, beğendiğiniz bir dizi hakkında ya da haftasonu oynan futbol müsabakası hakkında konuşmak size enerji verebilir. Bunu da bir kenara yazalım. İş sahibi olmak sosyal çevremize katkı sağlar.

Peki başka? İş sahibi olmak size sosyal bir statü kazandırır. Bir önceki paragrafta sosyal varlıklar olduğumuzu söyledik, arkadaşlarımızla bir şeyler yapmak, onlarla vakit geçirmek güzel, daha da önemlisi insanların arasında bir statüye sahip oluyoruz. Şu şirkette çalışıyorum, şu pozisyondayım, şöyle yöneticiyim, böyle müdüre raporluyorum, işte yurtdışı ile yazışıyorum, genel müdürüm vesaire… Bu liste uzar gider. İşte içimizdeki kendimizi sınıflandırma çabası bizi statüye önem veren bir varlık yapıyor. İş sahibi olmak, statü sahibi olmak gibi bir şey. Oysa insan iş sahibi olmadan da statü sahibi olabilir, elbette iyi bir statüden bahsediyorum.

Son kurduğum şirketle yatırım alıp, sonrasında kalan hisselerimin de yatırımcı tarafından alınmasından sonra şirette bir süre daha çalışmam gerekiyordu. O süreyi de doldurup kurduğum şirketten ayrıldıktan sonra çok fazla boş zamana sahip olmuştum. Bu zamana sahip olmak için en doğru dönemdi çünkü kızımız Lara, dünyaya gelmişti ve onunla vakit geçirmek bu hayatta hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar değerli bir şeydi. Bazı yurtdışı danışmanlık işleri dışında da vaktimi alan işle ilgili bir konu yoktu. Elbette hep sürekli, bir sonraki iş ne olmalı diye düşünüyorsunuz ama bunlar hayatınızı bir odaya kapatıp çalışmanızı gerektirecek boyutlara ulaşmıyor. Peki bu kadar rahat vakitte ne fark ettim biliyor musunuz?

İş sahibi olmak sizi düzene sokuyor.

Evet, bir işinizin olduğu vakitle olmadığı vakti kıyasladığımda şunu fark ettim ki, iş kesinlikle sizi düzene sokuyor. Sabah yapılması gereken toplantılar, çalışılması gereken raporlar, takip edilmesi gereken işler derken aslında belli başlı bir düzene kendinizi bağlıyorsunuz. Sabahları daha erken kalkıyor, müşteri ile olan toplantınıza hazırlık yapıyorsunuz. İşinizin olması sizin hayatı daha verimli yaşamanıza sebep oluyor.

Bundan sonra işe gidip gelmenin zorlukları ile yüzleşirken bu söylediğimi düşünün. Bir işe sahip olduğunuz için şükredin, sadece temel ihtiyaçlarınızı karşılamanıza yardımcı olduğu için değil. Hayatınızı düzene soktuğu için de.

Sevgiler,

Görsel Kaynak: Kasım 2017, https://www.careerbuilder.com/advice/job-or-career-how-to-decide-which-is-right-for-you

Zenginlik Üzerine Bir Yazı

Hayat akıyor. Hem de öyle bir akıyor ki, öyle böyle değil. Kızım Lara doğduktan sonra zamanın çok daha hızlı aktığını fark ettim. Eskiden bazı yaşlara ulaşmaya daha çok var diye düşünürken şimdi o yaşlar bana uzak gelmemeye başladı. Benim için en önelisi de bu sanırım. Bazı aydınlanmalar yaşıyor insan. Herkes yaşıyor mu bilmem elbet. Ancak bende son iki yıldır çok yoğun bir şekilde bu aydınlanmalar var. Aydınlanma dediğimde öyle büyük şeyler değil. Bir ışık falan görmüyorum 🙂 Sadece daha önce fark etmediklerimi şimdi fark eder oldum. Bu yüzden açık bir şekilde kendime sürekli öğrenmeli, sürekli öğrendiğinin farkında olmalısın diyorum. Yoksa o aydınlanma anlarının bir önemi kalmıyor.

Yazının başlığından maddi zenginlik kavramı ile ilgili düşünceleri kaleme(klavyeye) aldığım bir yazı okuyacağınzı düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Hayatım boyunca hiç büyük beklentilerim olmadı. Bulunduğum ortamda mutlu oldum. Sahip olduklarıma şükrettim. Para, mal, mülk bunların hepsi öncelik sırasına göre çok geride kalan şeylerdi. Belki bazı şeylere sahip olunca artık anlamını yitirmişti, belki de bazı şeyler o ilk paragrafta bahsettiğim gibi bir aydınlanma sonucu geldi bana. Neydi bu aydınlanma? Paranın, malın mülkün bazı şeylerden daha önemli olmadığı. Nelerden peki?

Sağlıktan mesela. Sağlıklı olmalı insan. Son yaptırdığım Checkup sonuçlarına göre durum iyi. Doktor bir sorun görünmüyor dedi. Elbette şehir insanına verilecek tembihleri, egzersizlere devam, gibisinden sıraladıktan sonra görüşmemizi bitirdi. Doktordan çıkışta biraz düşündüm. Bundan daha büyük bir zenginlik olabilir mi diye. Sağlıklı olmanın dışında bir zenginlik olabilir mi? Belki bu seferki doktor kontrolüne Lara ile gitmem etkili oldu bilmiyorum ama o an, orada fark ettim bunu. Dünya kadar paranız olsun, dünya kadar malın mülkün içinde olun, sağlığınız olmadıktan sonra bunların bir anlamı olmuyor.

Bir diğer zenginlik eş, hayat arkadaşı mesela. Seni anlayan, destek veren bir eşinin olması bir insanın başına gelebilecek en güzel ama bu sözün altını çiziyorum en güzel şey. Düşünsenize sizi destekleyen birinin olmasının ne kadar değerli olduğunu. Bu yazıyı okurken kimimiz bu bahsi geçen türden bir hayat arkadaşına sahip olmadığı için ne dediğimi daha iyi anlayacak. Size tavsiyem hızlı bir şekilde sizi anladığını düşündüğünüz bir hayat arkadaşınızla yollarınızı birleştirmeniz. İnanın hayat ondan sonra çok daha güzel olacak.

Peki başka zenginlik yok mu? Var elbette. Bir çocuk sahibi olmak. Onun gülüşü. Baba diye size koşuşunu gördüğünüz o an mesela. Attığı kahkahalarla sizinde gülmeniz, bir çocuk ne kadar güzel gülermiş demenize sebep olan o anlar bu hayattaki en büyük zenginlik. Bir çocuk bunları hissettiriyorsa iki çocuk sahibi olmak neler hissettirirdi düşünmeden edemiyor insan 🙂

Peki başka? Bunları biliyoruz başka zenginlik yok mu diye sorabilirsiniz. Var. Ancak bu zenginlik başka türlü bir şey. Gözle görülmüyor. Farkına varmanız için sizin değil insanların bunu söylemesi gerekiyor. İşte o zenginlik bu yer yüzündeki her şeyden en değerli şey. Neden biliyor musunuz? Çünkü yukarıda saydıklarımın kıymetini bilmenizi, sahip olduklarınızın değerini bilmenizi sağlayan şey işte bu bahsettiğim zenginlik. Bu zenginlik iyi bir kalbe sahip olmak. Ben iyi biriyim, iyi kalpli biriyim demekle olunan türden bir şey değil. Gece yatağa başınızı koyup, kendi kendinizin sesini dinlediğiniz o anlarda o içinizdeki kişinin size bunu söylemeden hissettirdiği an siz iyi biri, iyi kalbe sahip biri oluyorsunuz. Buna sahip olabilmeniz için çok çaba harcamanız gerekiyor. Bu zenginliğe sahip olmak için çalışın. İyi biri olmak, iyi kalpli biri olmak, her şeye, herkese karşı iyi olmak bu hayatta sahip olunabilecek en güzel zenginlik. İşte bu yüzdendir ki, iyi insan olmak, sahip olduğunuzu düşündüğünüz şeyleri dünyanın en iyisi yapan yegane zenginliğinizdir.

Sevgiler,

Faruk Erdoğan

Gösel Kaynak: 2017 Ekim 29,
https://fm.cnbc.com/applications/cnbc.com/resources/img/editorial/2017/05/02/104442390-filthy-rich-guide-1920×1080-nologo.jpg?v=1493742430

Lara 2 Yaşında

Bu yazıyı yazalı 2 yıl geçti. Neden zamanın su gibi akıp giden bir durum olduğunu çok daha iyi anlıyor insan. Ya da zamanın herkes için aynı anlamı ifade etmediği gerçeğini.

Bugün Lara’nın 2. yaş günü. Buraya not düşmek adına en güzel sebeplerden biri sanırım.

İyiki doğdun kızım.

Annen
Baban

 

Ürünü Kullananla Satın Alan Aynı Kişi Mi?

Kurucusu olduğum şirketlerden EğitimOnline’da yaşadığımız bir durum vardı. İnternet üzerinden canlı derslerle ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine eğitimler veriyorduk. Bu eğitimler sanal sınıflarda oluyor, öğrenciler ders esnasında takıldığı bir konuyu hemen öğretmenine sorabiliyordu. Bu anlamda eşsiz bir ürünle piyasada yer alıyorduk. Ancak satış sırasında fark ettiğimiz bir durum vardı. Eğitimi alan kişi öğrenci, yani sistemi yoğun olarak kullanan kişi öğrenci, parayı veren ise öğrencinin velisiydi. Yani ikna süreci iki kademeliydi.

Parayı vereni yani veliyi ürüne ikna edemiyorduk çünkü ürünü ne kadar anlatırsak anlatalım akılda yer etmiş olan bazı sistemlere kafaları gidiyor, “haa anladım Vitamin gibi” diyip ürünü başka bir ürünle eşleştirmeye çalışıyordu. Bu yüzden veli ve öğrenciyi örnek derslere sokmamız gerekiyordu. Çünkü ancak o şekilde ürünün farkını görüp anlayabiliyorlardı.

Öğrenci tarafı da sorun yaratabiliyordu. Çalışkan, sorumluluklarının farkında olan öğrencilerde sorun olmuyordu. Ürünü ailelerinden talep ediyorlardı ama ders çalışma konusunda problemler yaşayan öğrencilerde ürünü kullandırmak için derslerde eğlenceli anlar yaratıp dikkatlerini çekmeye çalışıyorduk. Çünkü öğrenci ben bunu istemiyorum dediğinde veli de para vermenin anlamlı olmayacağını düşünüyordu.

Sonra bir şey fark ettik. Toyota’nın “Toyata gibi baba” reklamında olduğu gibi, çocukların bir ürün aldırmadaki gücünü! Ürünün öğrenci için faydalarını, derslerine katacağı etkiyi ve takıldığı yerde hemen bir öğretmene danışabileceği çözümü ile öğrencileri ikna süreci daha da kolaylaştı. Öğrenci ikna olunca, velinin de para ödemesi daha kolay oluyordu. Yine de veliyi ikna etmek için de bazı çözümler üretiyorduk. Sonuç olarak, satış süreçlerinizde dikkat edilmesi gereken konulardan biri; satın almayı tektikleyici etken ne? Bunu iyi belirlemek gerekiyor.

Görsel Kaynak: 31.09.2017, https://cdn.pixabay.com/photo/2015/10/30/12/11/ mikado-1013878_960_720.jpg

Başkanlık Sistemine İnancım

Başlığı okur okumaz önyargı ile eliştirmeye, bu da onlardan, şunalardan diyen arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum. Ancak bu yazı yıllar içinde edindiğim tecrübelerden yazmak istediğim bir yazı. Bir vatandaş olarak devlet, yönetim şekli ve demokrasi gibi kavramları daha iyiye taşımak için sorgulamayı kendimde bir hak olarak görüyorum. Hepimizde olan bu hakkı savunmak bile sanırım en temel sorun. Onu da başka bir yazıda ele alırız. Diğer söylemek istediğim de bu yazıyı Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Sistemi için yapılacak referandum sırasında yayınlayacaktım ancak yine girişte belirttiğim kaygılardan biraz erteledim.

Devlet kavramı kimileri için kutsal bir kavram. Ancak bu devleti nasıl yöneteceğimizi, yönetim şeklimizi kutsallaştırmaya gerek yok. Tamam devlet kutsal bir kavram olabilir ama onu nasıl yöneteceğimizi, bu yönetim şeklimizi sürekli gözlemleyerek, geliştirerek daha iyi bir yönetim şekline geçebiliriz. Kısacası devlet kutsal ancak onun yönetim şekli sürekli değişebilir, gelişebilir. Aynı bir şirketin organizasyon şemasını değiştirdiği gibi.

Üniversite yıllarımda 3 yıla yakın bir süre Öğrenci Birliği Başkanlığı yaptım. Öğrenci birliği başkanı olmak için YÖK’ün tanımladığı bir yönetmeliğe göre hareket etmemiz gerekiyordu. Önce okuduğun bölümde bölüm başkanı seçilmen gerekiyor, sonra fakülte altında yer alan ve her bölümün seçilmiş başkanları kendi aralarında bir fakülte başkanı seçiyor – öğrenciler değil, seçilmiş bölüm başkanları fakülte başkanını seçiyor – daha sonra fakülte başkanı seçilen kişi, okul başkanını seçmek için diğer fakülte başkanları ile biraraya geliyor ve her fakülte başkanı üniversiteyi temsil edecek tek bir başkanı seçiyor, sonrasında da yönetim kurul belirleniyordu.

Buraya kadar bir sorun olmayabilir. Ancak sene boyunca beraber çalışması gereken bu bölüm ve fakülte başkanları birbirlerini hiç tanımıyor, kimisi toplantılara gelmiyor, kimisi başkan seçilmediği için küsüyor ve çalışmamayı tercih ediyordu. Diğer yandan beraber seçimlere girdiğim ve beraber çalışmaktan iyi verim alacağım arkadaşlarım bölüm ya da fakültelerinde seçilemiyor ve yerlerine başkaları geliyordu. Evet, belki birlikte çalışmak sizin göreviniz diyebilirsiniz ama bir düşünün. Daha önce hiç tanımadığınız biriyle bir sene için bir işi başarabilmek mi kolay olur yoksa daha öceden tanıdığınız biriyle bir işi başarmak mı? Sanırım herkes önceden tanıştığı kişiyle iş yapabilmeyi tercih eder çünkü zaman çok dar ve bu zaman darlığı içinde önümüzde yapmamız, tamamlamımız gereken çok iş vardı.

İşte YÖK’ün öğrencilere Öğrenci Birliği seçimleri için sunmuş oldukları sistem buydu. Demokrasiye inancın tam olması gereken en temel yerler üniversiteler. Biz de buna inanarak arkadaşlarımla beraber bulunduğumuz üniversite içinde uygulanmak üzere bir Öğrenci Birliği seçim yönetmeliği hazırladık. YÖK’de buna izin veriyordu. Seçime listeler giriyordu. Yani birlikte çalışacak ekipler biraraya geliyor, bölüm, fakülte listeleri oluşuyor ve demokratik bir şekilde seçimlere gidiliyordu. Hangi liste kazanırsa o listenin bölüm başkanları ve fakülte başkanları belirli oluyordu. Yani bir nevi bölüm ve fakülte başkanları seçimlerden önce beraber gönüllü, iyi çalışacak arkadaşlardan seçilmiş oluyordu.

Bu yeni seçim yönetmeliği teklifimizi üniversite senatosuna sunduk. Kabul görmedi ama en azından bu sistemi değiştirme cesaretini kendi içimizde bulduk ve tüm paydaşlar – bölüm başkanları, bazı hocalar, külüplerle beraber – bir yönetmelik hazırladık ve uygulanması için talepte bulunduk. Yeditepe Üniversitesi Senatosu’nda bu yönetmeliğin kabulü için yaptığım sunum sırasında dekanlardan birinin – adı bende saklı – okul karışır, birbirine girer, istenmeyen gruplar seçim kazanır demesi ile diğer dekanlarda seçim sistemine sıcak bakmadı ve oylama sonucu yönetmelik kabul görmedi. Oysa 2 yıla yakın bir süredir bu yönetmelik üstüne çalışıyor, üniversite için de başkanlık sistemini yer ettirmeye çalışıyorduk. Biliyorduk ki bu şekilde öğrencilerin temsil gücü çok daha iyi olacaktı. Yoksa üniversite öğrencilerin temsil yetkisinin güçlenmesini istemiyor muydu? Kim bilir? Önemli olan bizim bu işe niyetlenip yola çıkmamızdı.

Aslına bakarsanız başkanlık sistemi bence mevcut yönetim sistemlerinden çok daha verimli olabilecek bir sistem. Elbette güven içinde, doğru bir şekilde uygulanması gerekir. Korkulardan ötürü yapılmayan her doğru bize zaman kaybettirir.

Görsel Kaynak: 31.09.2017, http://images.prod.meredith.com/ product/48c8688a9e0d2754855ba0b6c675ba01/ 1496564100200/l/nautical-decor-tapestry-cargo-ship-sailing-away-when-sun-goes -down-disappears-with-mystic-rays-art-photo-wall-hanging-for-bedroom- living-room-dorm-decor-60w-x-80l-inches- yellow-by-ambesonne

E-Öğrenme’nin E’siz Hali

E-Öğrenme çalışmalarına merak sardığım 2000’li yıllarda hep şunu düşünürdüm. E-Öğrenme sektörü öyle büyüyecek ki artık normal, örgün eğitime gerak kalmayacak derdim. Zaman geçti, örgün eğitimin, hatta eğitimin süresinin bile bir eğitim olduğunu yaşayarak öğrendim. Hele bir de bu sektörde iyi şirketlerde çalışma fırsatını görünce fikrim tümden değişmeye başladı. Çünkü insan davranışlarını değiştirmek için 2 günlük sınıf eğitimleri ya da saatlerce alınan e-öğrenme içerikleri işe yaramıyordu. Sonra yine e-öğrenme üzerine odaklanmış bir şirket kurdum. Hala Türkiye’ye olan inancım, daha doğrusu e-öğrenmeye inancım tamdı. O şirket Doğa Grup tarafından satın alındı ve yolumuza bir süre onlarla devam ettikten sonra şunu fark ettim. Eğitim, dünyada üzerine en çok durulması gereken konu. Çünkü insan ömrünün büyük bir kısmı eğitim sürecinde geçiyor. Peki e-öğrenme bu öğrenme süreçlerinin neresinde?

Öncelikle şunu söylememe izin verin. E-Öğrenme Türkiye’de hala kalbur üstü şirketlerin büyük yatırımlar yaptığı bir alan. Bunun nedeni de o şirketler arasındaki rekabet. K12 düzeyindeki hedef kitleye gelince orada çok daha uzun makaleler yazacak materyal var. O kısımdaki öğrencilerin e-öğrenmeye bakışı 30 yaş üstü kişiler gibi değil. Onlar e-öğrenme veya öğrenme diye bir ayrıma artık gitmiyor. Zaten dijitalin içine doğan benim neslim bu ayrımı çok kabul etmiyordu. Ancak söylemek istediğim nesille ilgili değil. Eğitimin artık “E” yani elektronik ile çok daha iyi verildiği. Sınıflarda e-öğrenme materyalleri kullanıldığında öğrenciler çok daha iyi öğrendiklerini pekiştirebiliyor.

O zaman şunu söylememizin zamanı çoktan geldi de geçiyor. Artık kanımca E-Öğrenme demeye gerek yok. Öğrenme zaten artık dijital dünyadan ayrı düşünülmüyor. Bu yüzden bir e-öğrenme şirketi kurmanın ötesinde aslında bir eğitim şirketi kurmak daha mantıklı. Şirketin araştırmalarını bunun üzerine yapmasında fayda var. Yani eğitim işini dijital ile beraber sunmak bu işin temelini oluşturuyor. O zaman sınıf eğitimi veren şirketler neden eğitimlerini dijitale taşımıyor? Sanırım o alanda bazı bilinmezler var. Bir Eğitim Yönetim Sistemi, e-öğrenme içeriği hazırlama süreçleri konusunda bilgi eksikleri var. Elbette bu da zamanla aşılacak ancak burada bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Eğitim şirketleri süratle dijitale geçmeli. Geçmeyenleri çok zor bir dönem bekliyor gibi.

Görsel Kaynak: 31.09.2017, http://www.gc-solutions.net/blog/wp-content/uploads/2015/12/eLearning-1024×682.jpg

 

 

35

35 sene…
14 Temmuz. Bugün benim doğum günüm. Aslında bugünün diğer günlerden pek bir farkı yok. Yüklediğim anlamlar dışında. 35 önemli bir sene mesela. Kimileri için yolun yarısı, kimileri içinse hayatın yeni başlangıcı.

35 seneyi geride bıraktım. Her anlamıyla güzel yaşadım dediğim 35 sene. Son senelerimse daha bir anlamlı. Harika eşim ve kızım Lara ile geçen seneler.
35 sene…
35 yaz…
35 kış…
35…

Yeditepe Üniversitesi’nin 20. Yılı… ve Geleceğe Dair Notlarım

Geçen sene mezunu olduğum okulun 20. yılıdı. 20 yıl, böyle bir kurum için ne kadar küçük ancak kurulması gereken altyapı için ne kadar yeterli olduğunu gösteren bir zaman. Umuyorum 100 yıllar boyunca bu üniversite ayakta kalır ve vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirmeye devam eder.

Mezunu olduğum üniversitem için gelecek 20 yılda yapılması gerekenleri kendimce sıraladım. Tarihe not düşmek adına blogumda da yer vermek istiyorum. Bu yazıyı geçen sene kaleme almıştım ancak yayınlamak şimdiye kısmetmiş. İleride okur, üniversiteme bakar ve güncel durumla kıyas yapmama olanak verir umarım.

Eğitim kurumundan süratle araştırma ar-ge kurumuna dönmeli.

Öğrencilere eğitim vermek elbette bir üniversitenin en önemli görevi. Bunun için odağını çocuğum üniversite okusunda iyi bir işe girsin, düzgün bir maaş alsın diyen ailelerden kızım, oğlum bilimi şekillendirecek, dünyaya, insanlığa kendi adıyla anılacak bir teori, büyük bir buluş getirecek diyen ailelere kaydırmalı. Aslında ne acıdır ki üniversite tercihlerinde ailelerin etkisi hala çok büyük. Bir birey olarak öğrenci kendi okulunu kendi kriterlerine göre seçmeli, seçebilmeli.

Bugün dünyanın en büyük ve köklü üniversitelerine bakıldığında “en büyük” gelir(sadece maddi anlamda değil) kalemleri buldukları buluşlar ve bunlar için aldığı patentler. Üniversite olarak patent alalım ama içi dolu olanlarından. Birkaç hafta PR değeri yaratan patentlerden ziyade üniversite olarak yıllarca fayda ve getiri elde edeceğimiz patentler alalım. Bunun için işi eğitimden ziyade bilim üretmek olan bir üniversiteye dönüşmemiz lazım. Sanırım bu konuda koltuğunun rahatında olan dekanlar haricinde birçok kişi benimle aynı fikirdedir.

Bunun için Akademik Personel kalitesini arttıralım.

Üniversite sentosuna öğrenci birliği başkanı olarak katıldığım dönemlerde Ahmet Hocamın (Ahmet Serpil, ruhu şad olsun) üzerine durmak istediği bir şey vardı. Dekanlara, bölüm başkanlarına bakıp bizim üniversitemizden mezun olmuş öğrencileri asistan, araştırma görevlisi olarak bu üniversiteye(Yeditepe’ye) almayın derdi. Bunun sebebi bizden mezun olan öğrencilerin iyi olmadıklarından değildi. Kendisi özellikle bizden mezun olan öğrencilerin başka üniversitelerde yüksek lisans yapmasını, bir süre araştırma görevlisi olarak çalışmasını belki yurtdışına gitmesini ve 3-4 yıl sonra kendi mezun oldukları üniversiteye dönmelerini, ondan sonra orada edindikleri tecrübe ve birikimleri ile Yeditepe’mize katkı yapmaları gerektiğini söylerdi. Bu o dönemde bazı dekanlar ve bölüm başkanları tarafından dinlenmez, çok iyi bir öğrenci bizde çalışsın diyerek bölüm başkanları kendi bölümlerine bizden yeni mezunları alırdı. Sonuçta dünyayı sadece bir açıdan gören akademisyenlerin içimizde artmasına neden olurlardı. 

Yukarıda bahsettiğim patent alma, araştırmacı üniversite olmanın ön koşullarından birinin kaliteli akademisyenden geçtiğini söylemiştim. Bunun için hak eden akademisyene gerekirse bölüm başkanından, dekandan daha fazla maaş verilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunun için özgün bir prim sistemi veya ödül sisteminin geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Devletin uyguladığı, yaşa, kıdeme göre maaş skalasının, akademik dünyada yanlış olduğunu düşünenlerdenim. Genç beyinlerin Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmesinin ve orada araştırma yapmasının sebebi yaptığı işe saygı duyulması birinci nedense, paranın da hemen onu tekip eden bir diğer etken olduğunu göz ardı etmeyelim. Oradaki laboratuvar, sosyal imkan, bir akademisyenin 6 yıl kesintisiz çalıştıktan sonra 1 yıl maaş almaya devam ederek ders, yönetim vb işlerden uzak kalarak izin kullanma imkanlarını yazmıyorum bile. Bilime katkı yapında aktif olarak çalışmayın, biz sizi destekleriz diyebilmek büyük olmanın, araştırma üniversitesi olmanın önemli adımlarından biri. Yani akademisyeni haftalık kaç saat ders aldın, saat kaçta kart bastın gibisinden değerlendirme ancak eğitim veren üniversitede olacak bir şeydir.

Akademik literatüre ve dünyaya katkı sağlayan akademisyenlerimize(hatta diğer Türkiye’deki ve dünyadaki akademisyenlere) haklarını bir ödülle verelim. Adına da Bedrettin Dalan Bilim Ödülleri diyelim.

Asistan ve araştırma görevlerinin maaşlarını da İstanbul’un en yüksek ücret verilen asistan ve akademisyenleri yapalım ve karşılığını başarı olarak isteyelim.

Kısacası doğru bir performans yönetim sistemi geliştirelim.

Üniversitemizi Doğru Tanıtalım

Tanıtım işlerimizi sıfırdan kurgulamamız gerekiyor. Mevcutta duran tanıtım ofisini tamamen ortadan kaldırıp sıfırdan bir tanıtım anlayışı ile çalışacak her fakültenen temsilcisi olan bir birim kurmamız gerekiyor. Sosyal medyadan yazı ve resim “post” etmekten öte şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Okulları tek tek gezip kendimizi anlatmanın yanında üniversite ve köyümüze öğrenci, öğretmen, rehber öğretmenin getirip yedirip içirmenin de tanıtıma çok katkısı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bir başka üniversite o getirdiğimiz rehber öğretmene daha iyi imkanlar sunduğunda Yeditepe Üniversitesi’nin adı rehber öğretmen tarafından kendi öğrencilerine okunmuyor bile. Zaten aklı başında öğrenci de kampüse bakıp, rehber öğretmeninin dediği üniversiteyi yazmıyor. Seçim kriterleri çok farklı bunları artık iyi analiz etmemiz lazım. Çağı yakalayan üniversite olmak için çağı yaratan öğrencilerin ne aradığını iyi analiz etmeliyiz. Bknz. Facebook, Snapchat ve diğerleri.

Yıl boyunca çok konuşulacak konferans serilerini hem uluslararası hem de ulusal çapta yapalım. Tanıtım için davet ettiğimiz göbeği yağ bağlamış öğretmenler yerine dünyada isim yapmış, bize katkı sağlayacak akademisyen ve bilim insanlarını üniversitemizde ağırlamak ve bunu bir kültür haline getirmenin daha etkili olacağını düşünüyorum. Etkinlik sayılarını yarıştırmak yerine nitelikli ve etki çapı büyük etkinlik yapmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Yeditepe’nin kampüsü belki harika, belki öğrencileri cezbeden bir tarafı var ama yenilikleri içine almak ve onları kendisine uyarlayıp kullanma konusunda her zaman geriden geliyor. Bu konuda çok muhafazakar ve tutucu bir yapımız olduğunu düşünüyorum.

Üniversitenin kapılarını tüm şirketlere, evet tüm şirketlere açalım. İçeri girmek için para veren değil ya da içerideki birilerinin çıkarlarını korumak için bazı şirketleri almamazlık yapmak yerine herkesin rahatlıkla girip iş yapabileceği bir ortam yaratalım. Yaratalım ki, üniversite iş dünyası işbirlikleri en alttan en üste kadar yayılsın. Bunun için de siyaset ve ülke durumuna bakış açımız, şirketlere yaklaşımımız tarafsız olmalı. (Bu son cümleden ayrı bir makale çıkar aslında.)

Öğrenci birliği seçim sistemini değiştirelim.

3 yıla yakın bir süre, Yeditepe’nin öğrenci birliği başkanı olarak arkadaşlarımla beraber görev yaptım. O dönemde öğrenci birliği başkanı seçim sisteminin değişmesi gerektiğini çok defa senato ve öğrenci toplantılarımızda dile getirdim. Olmadı. Hukukçu arkadaşlarımızla özel yönetmelikler hazırlayıp bunları üniversite senatosunda dile getirdik. Olmadı.

Bunu istememin tek bir sebebi var. Doğru bir sistemle liseden sonra kendini ifade etmeyi, lobiciliği, siyaset bilimini kapalı bir ortamda test edebilsin öğrenciler. Üniversitemiz ileride bir başbakan, bir cumhurbaşkanı çıkarabilsin. Aynı dünyayı değiştiren bir bilim insanı, dünyada herkes tarafından o uygulamayı geliştiren işinsanı gibi.

Ana Liglerde Takımlarımız Olsun

Ünviersite tanıtımı için 1 hafta okulu tatil edip, akademisyenlerimizi şehir şehir gezdirmek yerine birinci ligden bir basketbol takımı satın alalım. Gücümüz yetse futbol takımı da alabiliriz. Akademik bilime verdiğimiz değer gibi, sporcu bir gençliğin para kazanmasının uzun vadede ünviersitemize daha çok değer katacağını düşünüyorum. Tanıtım açısından da daha verimli olacağına eminim. Bu konuda da ciddiyim.

Avrupa Birliği vb. Fonları Kullanmasını Bilelim

Ülkeler topluluğu çıkıyor, sen araştırma yap, toplumları tanıştırmak kaynaştırmak için proje üret diye bütçe ayırıyor. İçi boş, göstermelik projelerle başka üniversitelerden akademisyen(?) kişiler bu destekleri kullanabiliyor. Biz gerçek projeler için bu destekleri kullanmasını bilelim. Her akademisyene avrupa birliği fonlarından yararlanmanın yollarını anlatan eğitimler verelim. İçi dolu avrupa birliği projesi üreten akademisyenle üretmeyeni ayrı kefeye koyalım. Bizim akademisyenlerimiz doğru proje ile destek alırsa onu destekleyelim.

Erasmus, Exchange Sistemlerini Geliştirelim

Kendi öğrenci değişim sistemimiz olan Exchange sistemimizi geliştirelim. Bazı noktalarda zarar da etsek bunu yapalım. Yeditepe’nin bir dünya üniversitesi olmasının bir adımı da bu olabilir. Bize gelip okuyan öğrencilerin çocukları birgün bizde lisans eğitimi almaya gelebilir. Yakın coğrafyamızdan öğrenciler üniversitemizi tercih edebilir. En azından burada böyle güzel bir üniversitenin varlığından haberdar olabilirler.

Belirli bir puanın üstündeki her öğrenciyi bu programlara gitmeye mecbur tutalım, tutmasak bile teşvik edelim. Bunu tanıtım bütçemizden fonlayalım.

Senatoda olduğu gibi Mütevelli Heyeti’nde de Öğrenci Temsil Edilsin

Üniversitenin öğrenci birliği/konseyi başkanı senatoda temsil ediliyorsa mütevelli heyetinde de öğrencileri temsil etmeli. Bunun önü açılmalı, kırmızı bizimse, derslikler bizimse, üniversite senatosu bizimse, mütevelli heyeti de bizim olmalı. Öğrenciler orada da temsil edilmeli.

Online Eğitime Vakit Geçirmeden Daha Çok Ağırlık Verelim

Online eğitime daha fazla geç kalmadan geçelim. Harvard, Stanford, Yale gibi üniversitelerin tamamı kampüste sahip olduğu öğrencilerden daha fazlasına online olarak sahip. Belki bir kısmı şuan ücretsiz dersler veriyor ama yakın gelecekte online eğitimlerin örgün eğitim kadar gelir getirecek bir iş olduğu göz ardı edilmemeli.

Buradan elde edilecek gelirlerin akademik araştırmalar için kullanılabileceği unutulmamalı. Zaten gelecekte online eğitimin ağırlığını daha çok hissedeceğiz. O günler yakındır.

Her fakülte ve bölüm kendi içinde online eğitime geçiş yapmalı. Bunun için tek bir merkezden her bölümdeki akademisyene eğitimler verilmeli.

Fakültelere Sponsor Alalım

Fakültelerimize şirket veya kişi isimlerini alabileceğimiz sponsor uygulamasını biz de yapalım. Yurtdışında exchange olduğum üniversitede gördüğüm uygulama bizim üniversitemizde de pekala yapılabilir. Adını uzun yıllar yaşatmak isteyen bir hayırsever adını fakültemize belli bir ücret karşılığında verebilir. Bunun araştırılması, değerlendirilmesi için bir takım kurulabilir.

Girişimciliği Somut Verilere Dönüştürelim

Girişimcilik üzerine çalışmalar yapmalı, başta üniversite öğrencileri (lisans/y.lisans/doktora) sonra diğer paydaşların ücretsiz şirket kurma danışmanlığı alması önemli. Kök salacak bir üniversitenin, kendisinden mezun olup değer yaratan girişimciyle mümkün olacağını unutmayalım. Başarılı rol model mezun girişimciler üniversitemize ileride katkı sağlayacaktır. Şirketlerin kurulmasına yardımcı olacak inkübasyon merkezi vakit geçirmeden kurulmalı.

Unutmayalım; bugün çok büyük şirketlerin istihdama katkıları %0 (yazıyla yüzde sıfır) bu yüzden girişimciliği destekleyen bir üniversite olmak, ülke insanı için istihdama, geleceğe umutla bakan ailelere sahip olmak demek.

Öğrenci Kulüplerine Daha Fazla Ödenek Yaratalım

Ve lütfen öğrenci kulüplerine daha fazla bütçe ayıralım. Üniversiteye kayıt olan her öğrenci adına 10 Dolar Kulüpler Birliği’nin kontrolünde bir fon yaratalım. Bunu Sedefhan Hocam, dönemimizin en sevdiğimiz hocası ve Öğrenci Dekanımız, ile çok görüşmüştük, kendisi de bu fikre sıcak bakmış, ama kabul ettirememişti. Yapılmaması için bir neden olduğunu düşünmüyorum. Aktif öğrenci sayısına göre kulüplere destek olmak, ulusal ve uluslararası etkinlikleri öğrencilerin organize etmesi anlamında öğrencilerin deneyim kazanması için iyi bir fırsat olacaktır.

Bu yazdıklarım elbette kısmi olarak bazı bölümlerimizde uygulanıyor. Bazıları yapılmak isteniyor ama olmuyor olabilir. Benim yaşadığım ve şuan görüştüğüm arkadaşlarımdan edindiğim güncel bilgilerle yorumlamaya çalıştım. Okurken de mezun olduktan sonra da Yeditepe’yi çok seviyorum. Gelecekte de onun adını yaşatmak için çalışacağıma, oranın mezunu olarak iş hayatında var olacağıma ve onu temsil ettiğimi bilerek adım atacağıma kendime söz veriyorum.